13 Haziran 2026 Cumartesi

Objektivite, Çoğulluk ve Bencillik

Bir felsefe çalıştayında, çoğulluk ve çoğulculuk arasındaki külliyatın genişliğine bir ayan-ı sabite ve İbn-i Arabi (ks) sohbetinin hemen ardından şahit olunca, bazı somutlaşan sık görünür olguları tarif çabası

Çoğul düşünmenin ve bireysel düşünmenin sonuçlarını ne kadar fark edebiliyoruz?

Mantıksal, ahlaki ve estetik bencillik açısından kendi var oluşumuzu hiç sorguladık mı mesela?

Düşünceme, beklentilerime ya da tercihime başkalarınınkinden fazla önem verdiğim anda bencilliğin sınırlarına girdiğimi biliyor muyum? Başkasının fikrini kendiminki ile eşit bir düzlemde karşılaştırabiliyor muyum? Karşılaştıracak kadar farkında mıyım çevremin, olup bitenin…

İşte buradan yola çıkıp psikoterapi objektivitesine, dogmatik psikolojik söylemlere bakabilmek her birimiz için hayati öneme sahip aslında.

Şöyle ki, varoluşu itibariyle ister beşer ister insan mertebesinde olsun her bireye yeri dar gelir; bunu biliyoruz 😊

 Arzularımızdan, dünyevi ya da uhrevi hedeflerimizden, dertlerimizle ilişkimizden biliyoruz. Fakat bencilliğin işleri karıştırdığı, hatta yaşama huzurunu haram ettiği bir kanal var ki oraya girdiğimizi fark etmiyoruz çoğu zaman.

Herkes gibi kendimize göre bir derdimiz var diyelim. Bu derdin devası için çalışmak, uğraşmak, kafa yormak güzel; olması gereken, insanı insan yapan... Fakat bu derdin devayı, başkalarının dertlerinin deva hak edişinden daha fazla hak ettiğini varsaymak neden?

Hiç, bir başkasının derdini dinlerken kendi sıkıntılarınıza karşı gösterdiğinizden çok daha objektif, merhametli ve isabetli bir duruş sergileyebildiğinizi fark ettiniz mi? Çünkü orada işleyen bir inanç sistemi, eşitlik bilinci, şartsızlık var. Ancak sıra kendimize gelince inayet beklentimiz birden artabiliyor. Başkasının eylemlerine aldığı yanıtlarda kolaylıkla gördüğümüz rasyonel sınırların bizim çabamız için de geçerli olduğunu göremeyebiliyoruz. İşte burada bir bencillik ateşi kıvılcımlanıyor. Daha sabırsız, daha beklentili, daha agresif oluyoruz hayata karşı. Kaderimizi değiştirme beklentileriyle guruların, terapi ekollerinin peşine takılabiliyoruz hatta.

Alacaklı olma tıkanması:

Bir çeşit çözümü öncelikli hak ettiği düşüncesi egonun işleyişini nasıl tıkar?

Herhangi bir organizma düşünelim ve içinde bir hücre; geçirgen sınırları var. Alıp veriyor. Ancak bu hücre bir anda, daha fazla alması gerektiğine karar veriyor ve vermeyi bırakarak şişiyor. Alacak, ama bu kez de en faydalı olanları almak için seçici olması gerektiği için alımı da azalıyor. Kaldı ki vermek için kullandığı sınır almak için kullandığı ile aynı. Dolayısıyla orada temassız, katı bir sınır oluşuyor ve etrafı da aynı katılıkta hücrelerle çevriliyor doğal olarak. Kendine zarardan başka hiçbir şey getirmeyen bir “Ben” sınırı oluşturmuş oluyor. Diğerleriyle bağlantısını sıfırladığı anda organizmadan atılacak bir hücre olarak kodlanacağını da biliyor üstelik (sosyal kaygı). 

Halbuki, esnekliğini ve geçirgenliğini kaybetmemiş olsa zaten organizma ile büyüyecek. Bencillik, işte bu senaryodaki daha fazla alma fikrini sahiplenip -ki bu varoluş iştahı kötü değildir-, “daha fazla almak için her bir hücre hangi kurallara tabi ise ben de aynı kurallara tabiyim” gerçeğini unutuvermekten geçiyor.

Kısacası gaflet; uzunu kitaplarca…


17 Kasım 2025 Pazartesi

Masterson Yaklaşımı ve Nefs Analizi

     Masterson kuramı, birlik ve bütünlüğü gelişimsel bölünme modelleri üzerinden tanımlarken, gerçek kendiliği hiç ulaşılmamış ve ulaşmak için yaşam boyu uğruna bir mücadele verilmesi gereken bir yerde konumlandırır. Bu vizyon, olgunlaşma niyetindeki kişiye, yolculuğunda karşılaşacağı zorlukları göze alma anlamında müthiş bir kontrol hissi verebilir. Ancak terapötik yaklaşımın sunduğu bu vizyon, belirsizlikler ve değişkenlik içerir. Örneğin, “Gerçek kendilik” nedir? yeterince cevaplanmaz.

     Psikanalitik yöntem uygulayıcılarının hatırı sayılır bir kısmına göre “kendiliğin ne 'ligi” sorusunun bir cevabı zaten yoktur. Bu nedenle Masterson yaklaşımı klasik psikanalizcilere göre, terapiye başvuranların egolarında "sahte" bir ümitle geçici köpüklenmeler ve dalgalanmalar yaratan, bu sırada patolojinin/rahatsızlığın -travmalar, bedenselleştirmeler gibi- daha derin kaynaklarına odaklanmayarak bir çeşit kişisel gelişim aracı olan, pratikte işler görünse de teoride işlevselliği netleştirilemeyecek bir yerdedir.

     Oysa Masterson Yaklaşımına spiritüel gelişim teorileri açısından bakıldığında, bilimsel ve dinsel arasında çok değerli bir uzlaşı alanı barındırdığı görülebilir. Gerçek Kendilik, İnsanı Kamil'dir. "Hazreti İnsan'dır" başka bir deyişle. Ve bu olgunlaşmış insan fikrinin bir prototipi tüm inanç sistemlerinde vardır. İşte Nefs ilmi ile Masterson yaklaşımını tamamlayıcı sistemler haline getiren altyapının Masterson açısından uzanımı böyle iken;

     Nefs analizinde, insanın içsel bir "Mürebbi"si olduğu varsayımı hakimdir. Bu Mürebbi, kişiye kendi bütünlüğünü nasıl sağlayacağı konusunda sürekli yol göstermektedir. Fakat bambaşka diller konuşan iki insanın anlaşmakta zorluk çekmesi gibi günlük alışılmış bilinç durumundaki (GABD) kişi ile aşkın bilinç durumundaki aynı kişinin halleri arasında bir irtibatsızlık vardır. Birleşmeyi yani tevhidi sağlayacak olan bu iki bilinç durumunu birbirine alıştırmak; rüyaları aracı kılarak günlük hayat işlevselliği ile maneviyat arasındaki paralelliği aydınlatmaktır.

     Bu birleştirmede pusula, İnsan-ı Kamil prototipidir. Ancak bu prototipin gündelik yaşantılar açısından yeterince belirlenmemiş alt boyutları kişinin iç dünyasında nasıl birleşecektir? Bağdaştırma yöntemi olarak, terapistin uygulama geçmişine göre çeşitli yardımcı modeller kullanılabilir. Yeterince derin bir model olarak Masterson Yaklaşımı, Nefs Analizi yolculuğundaki kişiye üç kroki ile bir çeşit tema kolaylığı sunar.

1. Narsistik temada yüzleşilmesi gerekenler, 

2. Borderline temada ayrıştırılması gerekenler, 

3. Şizoid temada ise uzlaştırılması gerekenler vardır. 

     Eklektik psikoterapi yöntemlerine her gün bir yenisi eklenirken, transpersonel psikoloji ile psikanalitik alandaki bu iki tamamlayıcı pratiğin bir arada kullanılmasının, insan ruhsallığının maddi ve manevi boyutlar arasındaki bölünmüşlüğüne şifalı bir birlik getirebileceğini ön görmek mümkündür. 

7 Kasım 2025 Cuma

Nefs İlmi Rüya Analizi

Analizden (henüz başlarda olsam da) öğrendiğim en etkileyici şey, rüya ve gerçeklikteki değişimlere teslim olma bilinci. Analiz edileni kuramsal bir dondurmaya tabi tutarak değişimi yavaşlatan hatta bazen engelleyip tersine döndüren müdahalelerden uzak durulması.

Esasında, rüya analizini şimdiye kadar tanıdığım psikoterapi uygulamalarından ayıran ince fikri bu:

Rüyada ve gerçeklikte;

Gelen gelir; daha iyisinin geleceğine hep inanırız. Uyarıları günlük akış içinde dikkate alır; potansiyellerin ise idrak ettiğimiz miktarca peşinden gideriz. Bu gidişi zihnimizde üstün bir çaba (kendini gerçekleştirme) gibi kurumsallaştırıp sonucunda olağanüstülükler beklemeyiz. Böylece, hayal kırıklığına uğramadan yokuşu tırmanmaya devam edebiliriz. 

Arada aşağıya bakıp eski bizlere veda ederiz ve geldiğimiz yere şükrederiz. Çıkacağımız yol yeşerir; güzelleşir. Dağın bir yamacında durup evler inşa etmeye, (psikoterapi zaferleri için) anıtlar dikmeye çalışmayız. Çünkü bu, bizi yoldan alıkoyar. Giden gitmiştir ve andaki yeni potansiyeller eski gölgelere anıt dikerken gözden kaçırılamaz. 

Yeniler ise her zaman eskinin bir üst formudur. 

Yeterince ayırt edilememişse keskinleşmiş gölgeler olarak ya da hürmette kusur edilmediyse nurları artmış potansiyeller olarak...



Nafs-knowledge dream analysis

What I've learned most from analysis (even though I'm still in the early stages) is the awareness of surrendering to changes in dreams and reality. It avoids interventions that slow down, or even sometimes prevent or reverse, change by subjecting the analysand to a theoretical freeze.

In fact, this is the most subtle idea that distinguishes dream analysis from other psychotherapy practices I've encountered.

In dreams and in reality:

What comes, comes; we always believe that something better will come. We heed the warnings in the daily flow and pursue potentials to the extent we realize them. We don't institutionalize this journey in our minds as a supreme effort (self-actualization) and expect extraordinary results as a result. This way, we can continue climbing the hill without disappointment.

From time to time, we look down, bid farewell to our old selves, and give thanks for where we've come. The path we're on blossoms and becomes more beautiful. We do not try to stand on a mountainside and build houses or erect monuments (to the victories of psychotherapy) because that would distract us from the path. What's gone is gone, and the new potentials of the moment cannot be overlooked when erecting monuments to old shadows. The new, however, is always a higher form of the old. If not sufficiently distinguished, as sharpened shadows, or if respect has been shown, as potentials whose light has increased.

28 Aralık 2023 Perşembe

Yaşayan Ölü*


"Kalb, bomboş bir arazide rüzgarların 

oraya buraya savurduğu bir kuş tüyüne benzer."                                                                                                                                                      (Hadis-i Şerif)**

Kalbin bağlandığı şeye de, bağlanmadıklarıyla eş muameleyi yapabilme iradesi!!!

Aşka hürmetin belki tek yolu,

‘Ölerek’ kurtuluşa varmanın.

Diğer tüm sevmeler, hesaplar, anlaşmalar, aşkın içine şirki karıştıran, cehennemi dünyaya getiren çatallı yollar...

"Yaşayan Ölü" olunca cenneti dünyaya mı getiriyorsun peki?

Hayır; cennetin ve cehennemin ötesinde bir oyun alanına açılıyor bilincin. 

Gerçeğini özlesen de, bu oyunda her sahnede Sevgili’yi anlatan temsilleri izlemek mümkün.

Ve dünyada olup olabilecek mutluluğun zirvesi de bu imkanı idrakten başkası değil; biliyorsun.


Yaşayan Ölü kitabı hakkında: 

Anlatımların tümünde, maneviyat gözüyle bakışın incelikleri, yaşamı hücrelerine kadar hissettiren canlılık mevcut. Bu durum kitabın adıyla çarpıcı bir tezat oluşturuyor. Ölerek canlanmayı anlatan bir kitabın kasıtlı gizlenme şekli olsa gerek... 

Tek bir cümleden, yazarın muhakeme şekline ve yaşam tarzına dair heyecan verici keşifler yapmak mümkün: 

"İlmimizle, mekanın hudutlarını bile aşamadığımız gibi, zaman dahi akıl kuvvetimizi, henüz tahakkuk etmemiş şuurunun eşiğinde durdurmaktadır." (s.50)

Zamanın, tahakkuk öncesi ve sonrasını kapsayan bir bilincinin olduğu idrakine varan kaç kalem sayabiliriz mesela...



* Bu, Samiha Ayverdi'nin Yaşayan Ölü adlı romanı ile Hiç ajandası alıntılarının buluştuğu anın ilhamıyla yazılmış bir gönderi

** (İbn-i Mâce, Mukaddime, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 408)



6 Ekim 2022 Perşembe


İki kişi arasındaki ilişki, hırsla, alacaklı hissedilen bir yerden kurulduğunda, ilişki içindeki doğal alış verişlerin dengesi baştan bozulmuş olur. Kişi, ya alacağının verilmeyeceği endişesiyle gerçekte olmadığı kadar fedakar, yumuşak, verici davranarak karşı tarafı bencil, daha çok beslenen, duyarsız bir alana iter; ya da 'alacaklarını' aşırı talep ederek karşısındakini yetersiz, tükenmiş, ilişkide boğulan taraf olmaya sevk eder. 

İtidal nasıl mümkün peki?

Dengeyi bozan duygu yoğunluğunu, yani ilişkisel hırsı kabullenerek. Bu hırsa neden olan kişisel mahrumiyetleri tümüyle başkalarıyla kurulan/kurulacak ilişkilere yüklemeyerek. Aşırı büyüyen -istek ve arzudan hırsa dönüşmüş olan- duygunun, küçük ihtiyaçların karşılanmadıkça dönüşmüş ve maskelenmiş hali olduğu gerçeğini hatırlayarak. Ve bu şekilde dönüşerek büyümüş duygular için yapılabilecek en elzem işin, kişinin kendi kendine vereceği karşılıklar olduğunu unutmadan...

Görülmediğini düşünüyorsan kendine bak! Duyulmadığını düşünüyorsan kendini dinle! Yeterince sevgi alamadığını düşünüyorsan kendi kendine verebileceğin halde bu zamana kadar vermemiş olduğun iyi hissettiren bir şey bul!

Tabi, kendinle ilgili bu çabanın, ilişkisel döngünün sadece yarısına tekabül ettiğini de unutmadan. Dikkati döngüden ayırmamak önemli, çünkü  'Kendini tanı, sev' vb. tek yönlü kişisel gelişim mottoları insanda bazen yalnızca reddedilmişlik, çaresizlik ve öfke oluşturabilir. Bu yönlendirmelerde, karşıdakinden bir şey talep etmenin, almak istemenin, alabilmek için stratejiler geliştirmenin doğallığı yadsınıyor gibi gelebilir. Oysa sadece ilişkisel alış verişteki dengeyi bozan 'aşırılık' durumu yadsınabilir. Kişi, diğerlerinden almak istediklerinin içerisine, kendi kendine vermediklerinin yükünü katmamayı öğrendiğinde, zaten alanın da verenin de memnun olduğunu göreceği bir an gelecektir.

Mühim olan, dengenin bozulduğu anları fark edebilmek; uygun müdahaleyi yapabilmek; yapılamadığı noktada terapi yardımına başvurabilme cesaretini göstermek.

İlişkiselliğin hassas ayarlı dengesini kurabilmek için -psikolojik sağlık hangi düzeyde olursa olsun- aslında yaşam boyu süren bir çaba gerekli... Çünkü bu uzun yolun varoluşsal hedefi, alanın da verenin de 'Bir' olduğunun; insanın asli ihtiyacının ise bu hakikati fark etmekten ibaret olduğunun idrak edildiği deme varmaktır (Elbette ki zannımızca).



8 Mayıs 2022 Pazar

İki kitap

Geçmişte okumayı atlayıp, ikinci kez karşıma çıktıklarında yeniden yeterince dikkat edemeyeceğim endişesine kapıldığım, tasavvuf, epistemoloji ve öğrenme psikolojisinin derinlerinden iki kitap:

1) Sadreddin Konevi 

Tasavvuf metafiziği (Miftahü’l gayb), Kapı yayınları.

“… Bir niyetle veya bir amelle iki şeye yöneldiğinde ya da birliği açısından bir şeyle iki şeyi elde etmeye yöneldiğinde veya herhangi bir feri iki asla ya da bir tikeli iki tümele izafe ettiğinde şeytanın etkisi altında kaldın demektir….” (İlham türlerini bilmek, s: 98)

“…muhabbetin konusunun talep edende ve ona nispetle talep esnasında yok olan bir durum olduğu belli olmuştur.” (Muhabbetle teveccüh: hükümleri ve sırları, s:100)

2) İdris Şah

Learning how to learn (Öğrenmeyi öğrenmek)

https://idriesshahfoundation.org/read-online/learning-how-to-learn





12 Mart 2022 Cumartesi

Korku ve ümit arasında: Olanlar, olabilecekler...


İnsan, 'güvendelik kaygısı' belirli bir dengede seyrettiği müddetçe kendi varlığını hissedebilir.  Güvende hissetmeyen bir benlik, varlık bütünlüğünü koruyamaz. 

Güvende hissetmenin ise iki yolu var: Ya varoluşsal kaygıları yaşamın akışını engellemeyecek düzeyde tutmanın ilişkisel ve eylemsel yollarını bulmak ya da kaygıyı bastırmak.

Güvendelik kaygısı azaltılamıyorsa, bastırılarak bilinçten uzaklaştırılır. Bastırma oranı arttıkça kişi, herhangi bir güvensizlik durumunu ayırt edemez hale gelir. Bastırma oranı ise güvensiz ortamlarda ve ilişkilerde arttığı için bu ortam ve kişilerin bulunduğu alanlar kişi için eşsiz bir adrenalin kaynağına dönüşür. Çünkü kaygı bilinçte fark edilmez olmuş, libidinal enerji aktif hale gelmiştir. Kişi dikkat ve duygulanımını tümüyle varlığa, sevmeye odaklayabilir. Bu enerji yüksekliği, kişiye, güvensiz ilişkilerin tüm sonuçlarına memnuniyetle katlanacağı bir haz verir. Öyle ki, ilişki karşı taraftan bitirilmediği sürece zarar gördüğünü bile kabul etmek istemez.

Güvendelik kaygısını, bastırma mekanizmasına ihtiyaç duymayacağı bir denge halinde tutmayı öğrenemeyen birey, güvenli alanlarda, kaygı yüksekliği nedeniyle var olma heyecanını yaşamakta zorlanırken, güvensiz ve kaygısını bastırarak bilinçsizleştiği alanlarda, ilişkide olmanın heyecanını duyabilir; yaşadığını hisseder.

Bu fasit dairenin dışına çıkabilmenin yolu ise, döngüyü fark ettikten sonra, güvendelik kaygısını bilinçte ve görece kontrol edilebilir şekilde tutma çalışmaları yapmaktan geçer. Bu yönden bakınca, kaygı bir nimettir ve tam da bu yüzden terapide varlık sevgisinden çok ölüm kaygısına odaklanılır. Çünkü ölüm kaygısı dengelenmeden varlık sevgisi sürdürülebilir hale gelemez; sevebilme kaynakları güvensiz alanlarda tüketilir. 

Korku ve ümit arasındaki denge bu esasında... İnanma ihtiyacının temel nedeni. Ölümlü bir beden ve onun aracılığıyla hissedilen duyguların, varlık ve yokluk arasında dağılmadan durabilmesi için, varlığını yoklukla dengeleme ihtiyacı. 

Yaşamı ölümün hazırlık süreci olması bakımından içeren 'yokluk' ile yüzleşme ihtiyacı. 

Ölüm kaygısını dengelemenin yolu 'inananlar' için çok daha belirgindir. Korku ve ümit arasında tutulması gereken temel duygulanım hali, 'dinin direği' namaz ile dengelenir. Günde 5 kez, kişi bilincini varlıktan, yokluğu içeren merkeze çevirdiğinde, oradaki hiçliğiyle yüzleştiğinde ve kendi yokluğuyla kontrol edilebilir bir ilişki düzeni kurduğunda, ümidini diri tutabileceği bir yaşam dengesine kavuşur. 

Bu dengede, kişinin yaşam kaynakları, korkunun tamamen bastırıldığı geçici haz patlamaları ve ümidin kaybedildiği varoluşsal intiharlar arasında heba olmaz.