28 Temmuz 2026 Salı

Öğrenme Cesareti Olarak Aşk

 Aşk,

ötekinin senden farklı olmadığını; hiç bir hücresi, gülüşü, bakışı, tasarrufuyla senden farklı bir şey yapmıyor olduğunu; yine de bu birliğin çok güzel ve ebediyen seyredilebilecek kadar muhteşem olduğunu keşfetmekten;

ve sonra aynı aşkın tüm dikkatinle odaklanabileceğin kadar geniş olduğunu ve bu genişliğin içinde benliğin eninde sonunda kaybolduğunu ve taraflardan biri bu kayboluşu hazmedemediğinde olayların görüntüsü değişse de aşkın öğretmeye devam ettiğini idrak etmekten başka nedir ki?!

Mesela bir işin nasıl yapıldığını öğrenmek istersin. İlgi, merak ve sabır aşktan gelir. Aşk ne kadar dolayımlanmışsa, güç kaynağıyla bağlantı da o kadar zayıf demektir ve öğrenme yavaşlar.

O dolayımlatıcıların, yani bazen unutulamayan bir ilk aşkın, bazen bir özlemin, bazen putlaşmış bir ereğin aslında neye aracılık ediyor olduğunu fark etmemek belki de insanın sınırlı ömründeki tuzakların en şeytani olanıdır.

İnsan öğrenmeyi ister çünkü... Ezelini ve ebedini.

Emanetini nasıl taşıyacağını; aklını nasıl kullanacağını; bedeniyle, tabiatla ve eşya ile nasıl irtibat kuracağını; vaktini neye harcayacağını...

Bu öğrenme sürecinde, "acziyetini kabullenmemek" yani arşın sahibi değil de çok ama çok geçici olarak yöneticisi olabileceğini ve işin sonunda yönetememek, ölüm ve cehennem gibi sonuçların da olduğunu sindirememek temel zorluktur. (Durumsal dehşet yeterli olduğundan ifade nötr)

Asıl sevilenin, öğrenilmek istenenin, güven duymaya değer olanın ve nihayetinde kendi özünün bu dünyadan olmadığını; tüm bunların dünya yaşamında ancak geçici temsiller ve yansımalarla temaşa edilebildiğini; her insan anlık da olsa fark eder ama hemen sonra unutur; unutturulur. Çünkü ister şeytan deyin ister hava ve ateş ister nefs bir şekilde yolunu bulur ve bir nesnenin en gerçek, daha hakikatli, herkesinkinden daha üstün bir aşkın temsilcisi olduğu iddiasıyla insanı kolay olana razı eder. Tuzağın mantığı böylece çalışır.

Öğrenme sınırlanır: Adanmaya, olayları sabitte tutma koruyuculuğuna, o sınırlı alanda aynı öğrenme hazzını talep etme hırsına dönüşür. Putlaştırılmış sözde maşuka tapınılırken aşk unutulur; ona vefa ve sadakat kalmaz. Halifenin yaşam emaneti yerini, boş kalıpların içinin mana ile doldurulmaya çalışıldığı; aşktan, ilhamdan ve canlılıktan eser kalmamış yapılara bırakır.

Romantik Yalan ve Romansal Hakikat'te* olduğu gibi aydınlanmalar zaman zaman yaşansa da bilim ve zihin burada da o şeytani tuzaktan kurtulamaz: Seven ve sevilen arasında bir üçüncü olmalıdır ama belirsiz kalmalıdır. İman zorunlu olacak değil ya! Ve nasıl olsa sonsuz bilgi arasından her gün yeni bir öğretici bulunur ve o öğretici (kuram, akım, paradigma) kontrol edilebildiği sürece insan potansiyeli de kontrol altında tutulabilir.

Peki aşk?! İşte "O" ikame edilemez. Çünkü tuzaklarına düşülen varlıkların da özünde vardır.

Aşkı, çocukken büyüme, gençlikte bedeni ve kimliği öğrenme, başkasında tanıma, üretme; olgunluktaysa öğrenme cesareti şeklinde deneyimliyoruz.

İnsan eninde sonunda, bunun bir keşif heyecanı olduğunu ve keşfin muhatabının içerde kendi özü dışardaysa her bir can olabileceğini, eşyanın canının da boşuna yaratılmamış olduğunu sezer gibi oluyor. Değil mi?


*Girard, R. (2020). Romantik yalan ve romansal hakikat: Edebi yapıda ben ve öteki (A. E. İldem, Çev.). Metis Yayıncılık. (Orijinal eserin yayım tarihi 1961)