28 Temmuz 2026 Salı

Öğrenme Cesareti Olarak Aşk

 Aşk,

ötekinin senden farklı olmadığını; hiç bir hücresi, gülüşü, bakışı, tasarrufuyla senden farklı bir şey yapmıyor olduğunu; yine de bu birliğin çok güzel ve ebediyen seyredilebilecek kadar muhteşem olduğunu keşfetmekten;

ve sonra aynı aşkın tüm dikkatinle odaklanabileceğin kadar geniş olduğunu ve bu genişliğin içinde benliğin eninde sonunda kaybolduğunu ve taraflardan biri bu kayboluşu hazmedemediğinde olayların görüntüsü değişse de aşkın öğretmeye devam ettiğini idrak etmekten başka nedir ki?!

Mesela bir işin nasıl yapıldığını öğrenmek istersin. İlgi, merak ve sabır aşktan gelir. Aşk ne kadar dolayımlanmışsa, güç kaynağıyla bağlantı da o kadar zayıf demektir ve öğrenme yavaşlar.

O dolayımlatıcıların, yani bazen unutulamayan bir ilk aşkın, bazen bir özlemin, bazen putlaşmış bir ereğin aslında neye aracılık ediyor olduğunu fark etmemek belki de insanın sınırlı ömründeki tuzakların en şeytani olanıdır.

İnsan öğrenmeyi ister çünkü... Ezelini ve ebedini.

Emanetini nasıl taşıyacağını; aklını nasıl kullanacağını; bedeniyle, tabiatla ve eşya ile nasıl irtibat kuracağını; vaktini neye harcayacağını...

Bu öğrenme sürecinde, "acziyetini kabullenmemek" yani arşın sahibi değil de çok ama çok geçici olarak yöneticisi olabileceğini ve işin sonunda yönetememek, ölüm ve cehennem gibi sonuçların da olduğunu sindirememek temel zorluktur. (Durumsal dehşet yeterli olduğundan ifade nötr)

Asıl sevilenin, öğrenilmek istenenin, güven duymaya değer olanın ve nihayetinde kendi özünün bu dünyadan olmadığını; tüm bunların dünya yaşamında ancak geçici temsiller ve yansımalarla temaşa edilebildiğini; her insan anlık da olsa fark eder ama hemen sonra unutur; unutturulur. Çünkü ister şeytan deyin ister hava ve ateş ister nefs bir şekilde yolunu bulur ve bir nesnenin en gerçek, daha hakikatli, herkesinkinden daha üstün bir aşkın temsilcisi olduğu iddiasıyla insanı kolay olana razı eder. Tuzağın mantığı böylece çalışır.

Öğrenme sınırlanır: Adanmaya, olayları sabitte tutma koruyuculuğuna, o sınırlı alanda aynı öğrenme hazzını talep etme hırsına dönüşür. Putlaştırılmış sözde maşuka tapınılırken aşk unutulur; ona vefa ve sadakat kalmaz. Halifenin yaşam emaneti yerini, boş kalıpların içinin mana ile doldurulmaya çalışıldığı; aşktan, ilhamdan ve canlılıktan eser kalmamış yapılara bırakır.

Romantik Yalan ve Romansal Hakikat'te* olduğu gibi aydınlanmalar zaman zaman yaşansa da bilim ve zihin burada da o şeytani tuzaktan kurtulamaz: Seven ve sevilen arasında bir üçüncü olmalıdır ama belirsiz kalmalıdır. İman zorunlu olacak değil ya! Ve nasıl olsa sonsuz bilgi arasından her gün yeni bir öğretici bulunur ve o öğretici (kuram, akım, paradigma) kontrol edilebildiği sürece insan potansiyeli de kontrol altında tutulabilir.

Peki aşk?! İşte "O" ikame edilemez. Çünkü tuzaklarına düşülen varlıkların da özünde vardır.

Aşkı, çocukken büyüme, gençlikte bedeni ve kimliği öğrenme, başkasında tanıma, üretme; olgunluktaysa öğrenme cesareti şeklinde deneyimliyoruz.

İnsan eninde sonunda, bunun bir keşif heyecanı olduğunu ve keşfin muhatabının içerde kendi özü dışardaysa her bir can olabileceğini, eşyanın canının da boşuna yaratılmamış olduğunu sezer gibi oluyor. Değil mi?


*Girard, R. (2020). Romantik yalan ve romansal hakikat: Edebi yapıda ben ve öteki (A. E. İldem, Çev.). Metis Yayıncılık. (Orijinal eserin yayım tarihi 1961)



13 Haziran 2026 Cumartesi

Objektivite, Çoğulluk ve Bencillik

Bir felsefe çalıştayında, çoğulluk ve çoğulculuk arasındaki külliyatın genişliğine bir ayan-ı sabite ve İbn-i Arabi (ks) sohbetinin hemen ardından şahit olunca, bazı somutlaşan sık görünür olguları tarif çabası

Çoğul düşünmenin ve bireysel düşünmenin sonuçlarını ne kadar fark edebiliyoruz?

Mantıksal, ahlaki ve estetik bencillik açısından kendi var oluşumuzu hiç sorguladık mı mesela?

Düşünceme, beklentilerime ya da tercihime başkalarınınkinden fazla önem verdiğim anda bencilliğin sınırlarına girdiğimi biliyor muyum? Başkasının fikrini kendiminki ile eşit bir düzlemde karşılaştırabiliyor muyum? Karşılaştıracak kadar farkında mıyım çevremin, olup bitenin…

İşte buradan yola çıkıp psikoterapi objektivitesine, dogmatik psikolojik söylemlere bakabilmek her birimiz için hayati öneme sahip aslında.

Şöyle ki, varoluşu itibariyle ister beşer ister insan mertebesinde olsun her bireye yeri dar gelir; bunu biliyoruz 😊

 Arzularımızdan, dünyevi ya da uhrevi hedeflerimizden, dertlerimizle ilişkimizden biliyoruz. Fakat bencilliğin işleri karıştırdığı, hatta yaşama huzurunu haram ettiği bir kanal var ki oraya girdiğimizi fark etmiyoruz çoğu zaman.

Herkes gibi kendimize göre bir derdimiz var diyelim. Bu derdin devası için çalışmak, uğraşmak, kafa yormak güzel; olması gereken, insanı insan yapan... Fakat bu derdin devayı, başkalarının dertlerinin deva hak edişinden daha fazla hak ettiğini varsaymak neden?

Hiç, bir başkasının derdini dinlerken kendi sıkıntılarınıza karşı gösterdiğinizden çok daha objektif, merhametli ve isabetli bir duruş sergileyebildiğinizi fark ettiniz mi? Çünkü orada işleyen bir inanç sistemi, eşitlik bilinci, şartsızlık var. Ancak sıra kendimize gelince inayet beklentimiz birden artabiliyor. Başkasının eylemlerine aldığı yanıtlarda kolaylıkla gördüğümüz rasyonel sınırların bizim çabamız için de geçerli olduğunu göremeyebiliyoruz. İşte burada bir bencillik ateşi kıvılcımlanıyor. Daha sabırsız, daha beklentili, daha agresif oluyoruz hayata karşı. Kaderimizi değiştirme beklentileriyle guruların, terapi ekollerinin peşine takılabiliyoruz hatta.

Alacaklı olma tıkanması:

Bir çeşit çözümü öncelikli hak ettiği düşüncesi egonun işleyişini nasıl tıkar?

Herhangi bir organizma düşünelim ve içinde bir hücre; geçirgen sınırları var. Alıp veriyor. Ancak bu hücre bir anda, daha fazla alması gerektiğine karar veriyor ve vermeyi bırakarak şişiyor. Alacak, ama bu kez de en faydalı olanları almak için seçici olması gerektiği için alımı da azalıyor. Kaldı ki vermek için kullandığı sınır almak için kullandığı ile aynı. Dolayısıyla orada temassız, katı bir sınır oluşuyor ve etrafı da aynı katılıkta hücrelerle çevriliyor doğal olarak. Kendine zarardan başka hiçbir şey getirmeyen bir “Ben” sınırı oluşturmuş oluyor. Diğerleriyle bağlantısını sıfırladığı anda organizmadan atılacak bir hücre olarak kodlanacağını da biliyor üstelik (sosyal kaygı). 

Halbuki, esnekliğini ve geçirgenliğini kaybetmemiş olsa zaten organizma ile büyüyecek. Bencillik, işte bu senaryodaki daha fazla alma fikrini sahiplenip -ki bu varoluş iştahı kötü değildir-, “daha fazla almak için her bir hücre hangi kurallara tabi ise ben de aynı kurallara tabiyim” gerçeğini unutuvermekten geçiyor.

Kısacası gaflet; uzunu kitaplarca…


17 Kasım 2025 Pazartesi

Masterson Yaklaşımı ve Nefs Analizi

     Masterson kuramı, birlik ve bütünlüğü gelişimsel bölünme modelleri üzerinden tanımlarken, gerçek kendiliği hiç ulaşılmamış ve ulaşmak için yaşam boyu uğruna bir mücadele verilmesi gereken bir yerde konumlandırır. Bu vizyon, olgunlaşma niyetindeki kişiye, yolculuğunda karşılaşacağı zorlukları göze alma anlamında müthiş bir kontrol hissi verebilir. Ancak terapötik yaklaşımın sunduğu bu vizyon, belirsizlikler ve değişkenlik içerir. Örneğin, “Gerçek kendilik” nedir? yeterince cevaplanmaz.

     Psikanalitik yöntem uygulayıcılarının hatırı sayılır bir kısmına göre “kendiliğin ne 'ligi” sorusunun bir cevabı zaten yoktur. Bu nedenle Masterson yaklaşımı klasik psikanalizcilere göre, terapiye başvuranların egolarında "sahte" bir ümitle geçici köpüklenmeler ve dalgalanmalar yaratan, bu sırada patolojinin/rahatsızlığın -travmalar, bedenselleştirmeler gibi- daha derin kaynaklarına odaklanmayarak bir çeşit kişisel gelişim aracı olan, pratikte işler görünse de teoride işlevselliği netleştirilemeyecek bir yerdedir.

     Oysa Masterson Yaklaşımına spiritüel gelişim teorileri açısından bakıldığında, bilimsel ve dinsel arasında çok değerli bir uzlaşı alanı barındırdığı görülebilir. Gerçek Kendilik, İnsanı Kamil'dir. "Hazreti İnsan'dır" başka bir deyişle. Ve bu olgunlaşmış insan fikrinin bir prototipi tüm inanç sistemlerinde vardır. İşte Nefs ilmi ile Masterson yaklaşımını tamamlayıcı sistemler haline getiren altyapının Masterson açısından uzanımı böyle iken;

     Nefs analizinde, insanın içsel bir "Mürebbi"si olduğu varsayımı hakimdir. Bu Mürebbi, kişiye kendi bütünlüğünü nasıl sağlayacağı konusunda sürekli yol göstermektedir. Fakat bambaşka diller konuşan iki insanın anlaşmakta zorluk çekmesi gibi günlük alışılmış bilinç durumundaki (GABD) kişi ile aşkın bilinç durumundaki aynı kişinin halleri arasında bir irtibatsızlık vardır. Birleşmeyi yani tevhidi sağlayacak olan bu iki bilinç durumunu birbirine alıştırmak; rüyaları aracı kılarak günlük hayat işlevselliği ile maneviyat arasındaki paralelliği aydınlatmaktır.

     Bu birleştirmede pusula, İnsan-ı Kamil prototipidir. Ancak bu prototipin gündelik yaşantılar açısından yeterince belirlenmemiş alt boyutları kişinin iç dünyasında nasıl birleşecektir? Bağdaştırma yöntemi olarak, terapistin uygulama geçmişine göre çeşitli yardımcı modeller kullanılabilir. Yeterince derin bir model olarak Masterson Yaklaşımı, Nefs Analizi yolculuğundaki kişiye üç kroki ile bir çeşit tema kolaylığı sunar.

1. Narsistik temada yüzleşilmesi gerekenler, 

2. Borderline temada ayrıştırılması gerekenler, 

3. Şizoid temada ise uzlaştırılması gerekenler vardır. 

     Eklektik psikoterapi yöntemlerine her gün bir yenisi eklenirken, transpersonel psikoloji ile psikanalitik alandaki bu iki tamamlayıcı pratiğin bir arada kullanılmasının, insan ruhsallığının maddi ve manevi boyutlar arasındaki bölünmüşlüğüne şifalı bir birlik getirebileceğini ön görmek mümkündür. 

7 Kasım 2025 Cuma

Nefs İlmi Rüya Analizi

Analizden (henüz başlarda olsam da) öğrendiğim en etkileyici şey, rüya ve gerçeklikteki değişimlere teslim olma bilinci. Analiz edileni kuramsal bir dondurmaya tabi tutarak değişimi yavaşlatan hatta bazen engelleyip tersine döndüren müdahalelerden uzak durulması.

Esasında, rüya analizini şimdiye kadar tanıdığım psikoterapi uygulamalarından ayıran ince fikri bu:

Rüyada ve gerçeklikte;

Gelen gelir; daha iyisinin geleceğine hep inanırız. Uyarıları günlük akış içinde dikkate alır; potansiyellerin ise idrak ettiğimiz miktarca peşinden gideriz. Bu gidişi zihnimizde üstün bir çaba (kendini gerçekleştirme) gibi kurumsallaştırıp sonucunda olağanüstülükler beklemeyiz. Böylece, hayal kırıklığına uğramadan yokuşu tırmanmaya devam edebiliriz. 

Arada aşağıya bakıp eski bizlere veda ederiz ve geldiğimiz yere şükrederiz. Çıkacağımız yol yeşerir; güzelleşir. Dağın bir yamacında durup evler inşa etmeye, (psikoterapi zaferleri için) anıtlar dikmeye çalışmayız. Çünkü bu, bizi yoldan alıkoyar. Giden gitmiştir ve andaki yeni potansiyeller eski gölgelere anıt dikerken gözden kaçırılamaz. 

Yeniler ise her zaman eskinin bir üst formudur. 

Yeterince ayırt edilememişse keskinleşmiş gölgeler olarak ya da hürmette kusur edilmediyse nurları artmış potansiyeller olarak...



Nafs-knowledge dream analysis

What I've learned most from analysis (even though I'm still in the early stages) is the awareness of surrendering to changes in dreams and reality. It avoids interventions that slow down, or even sometimes prevent or reverse, change by subjecting the analysand to a theoretical freeze.

In fact, this is the most subtle idea that distinguishes dream analysis from other psychotherapy practices I've encountered.

In dreams and in reality:

What comes, comes; we always believe that something better will come. We heed the warnings in the daily flow and pursue potentials to the extent we realize them. We don't institutionalize this journey in our minds as a supreme effort (self-actualization) and expect extraordinary results as a result. This way, we can continue climbing the hill without disappointment.

From time to time, we look down, bid farewell to our old selves, and give thanks for where we've come. The path we're on blossoms and becomes more beautiful. We do not try to stand on a mountainside and build houses or erect monuments (to the victories of psychotherapy) because that would distract us from the path. What's gone is gone, and the new potentials of the moment cannot be overlooked when erecting monuments to old shadows. The new, however, is always a higher form of the old. If not sufficiently distinguished, as sharpened shadows, or if respect has been shown, as potentials whose light has increased.

28 Aralık 2023 Perşembe

Yaşayan Ölü*


"Kalb, bomboş bir arazide rüzgarların 

oraya buraya savurduğu bir kuş tüyüne benzer."                                                                                                                                                      (Hadis-i Şerif)**

Kalbin bağlandığı şeye de, bağlanmadıklarıyla eş muameleyi yapabilme iradesi!!!

Aşka hürmetin belki tek yolu,

‘Ölerek’ kurtuluşa varmanın.

Diğer tüm sevmeler, hesaplar, anlaşmalar, aşkın içine şirki karıştıran, cehennemi dünyaya getiren çatallı yollar...

"Yaşayan Ölü" olunca cenneti dünyaya mı getiriyorsun peki?

Hayır; cennetin ve cehennemin ötesinde bir oyun alanına açılıyor bilincin. 

Gerçeğini özlesen de, bu oyunda her sahnede Sevgili’yi anlatan temsilleri izlemek mümkün.

Ve dünyada olup olabilecek mutluluğun zirvesi de bu imkanı idrakten başkası değil; biliyorsun.


Yaşayan Ölü kitabı hakkında: 

Anlatımların tümünde, maneviyat gözüyle bakışın incelikleri, yaşamı hücrelerine kadar hissettiren canlılık mevcut. Bu durum kitabın adıyla çarpıcı bir tezat oluşturuyor. Ölerek canlanmayı anlatan bir kitabın kasıtlı gizlenme şekli olsa gerek... 

Tek bir cümleden, yazarın muhakeme şekline ve yaşam tarzına dair heyecan verici keşifler yapmak mümkün: 

"İlmimizle, mekanın hudutlarını bile aşamadığımız gibi, zaman dahi akıl kuvvetimizi, henüz tahakkuk etmemiş şuurunun eşiğinde durdurmaktadır." (s.50)

Zamanın, tahakkuk öncesi ve sonrasını kapsayan bir bilincinin olduğu idrakine varan kaç kalem sayabiliriz mesela...



* Bu, Samiha Ayverdi'nin Yaşayan Ölü adlı romanı ile Hiç ajandası alıntılarının buluştuğu anın ilhamıyla yazılmış bir gönderi

** (İbn-i Mâce, Mukaddime, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 408)



6 Ekim 2022 Perşembe


İki kişi arasındaki ilişki, hırsla, alacaklı hissedilen bir yerden kurulduğunda, ilişki içindeki doğal alış verişlerin dengesi baştan bozulmuş olur. Kişi, ya alacağının verilmeyeceği endişesiyle gerçekte olmadığı kadar fedakar, yumuşak, verici davranarak karşı tarafı bencil, daha çok beslenen, duyarsız bir alana iter; ya da 'alacaklarını' aşırı talep ederek karşısındakini yetersiz, tükenmiş, ilişkide boğulan taraf olmaya sevk eder. 

İtidal nasıl mümkün peki?

Dengeyi bozan duygu yoğunluğunu, yani ilişkisel hırsı kabullenerek. Bu hırsa neden olan kişisel mahrumiyetleri tümüyle başkalarıyla kurulan/kurulacak ilişkilere yüklemeyerek. Aşırı büyüyen -istek ve arzudan hırsa dönüşmüş olan- duygunun, küçük ihtiyaçların karşılanmadıkça dönüşmüş ve maskelenmiş hali olduğu gerçeğini hatırlayarak. Ve bu şekilde dönüşerek büyümüş duygular için yapılabilecek en elzem işin, kişinin kendi kendine vereceği karşılıklar olduğunu unutmadan...

Görülmediğini düşünüyorsan kendine bak! Duyulmadığını düşünüyorsan kendini dinle! Yeterince sevgi alamadığını düşünüyorsan kendi kendine verebileceğin halde bu zamana kadar vermemiş olduğun iyi hissettiren bir şey bul!

Tabi, kendinle ilgili bu çabanın, ilişkisel döngünün sadece yarısına tekabül ettiğini de unutmadan. Dikkati döngüden ayırmamak önemli, çünkü  'Kendini tanı, sev' vb. tek yönlü kişisel gelişim mottoları insanda bazen yalnızca reddedilmişlik, çaresizlik ve öfke oluşturabilir. Bu yönlendirmelerde, karşıdakinden bir şey talep etmenin, almak istemenin, alabilmek için stratejiler geliştirmenin doğallığı yadsınıyor gibi gelebilir. Oysa sadece ilişkisel alış verişteki dengeyi bozan 'aşırılık' durumu yadsınabilir. Kişi, diğerlerinden almak istediklerinin içerisine, kendi kendine vermediklerinin yükünü katmamayı öğrendiğinde, zaten alanın da verenin de memnun olduğunu göreceği bir an gelecektir.

Mühim olan, dengenin bozulduğu anları fark edebilmek; uygun müdahaleyi yapabilmek; yapılamadığı noktada terapi yardımına başvurabilme cesaretini göstermek.

İlişkiselliğin hassas ayarlı dengesini kurabilmek için -psikolojik sağlık hangi düzeyde olursa olsun- aslında yaşam boyu süren bir çaba gerekli... Çünkü bu uzun yolun varoluşsal hedefi, alanın da verenin de 'Bir' olduğunun; insanın asli ihtiyacının ise bu hakikati fark etmekten ibaret olduğunun idrak edildiği deme varmaktır (Elbette ki zannımızca).



8 Mayıs 2022 Pazar

İki kitap

Geçmişte okumayı atlayıp, ikinci kez karşıma çıktıklarında yeniden yeterince dikkat edemeyeceğim endişesine kapıldığım, tasavvuf, epistemoloji ve öğrenme psikolojisinin derinlerinden iki kitap:

1) Sadreddin Konevi 

Tasavvuf metafiziği (Miftahü’l gayb), Kapı yayınları.

“… Bir niyetle veya bir amelle iki şeye yöneldiğinde ya da birliği açısından bir şeyle iki şeyi elde etmeye yöneldiğinde veya herhangi bir feri iki asla ya da bir tikeli iki tümele izafe ettiğinde şeytanın etkisi altında kaldın demektir….” (İlham türlerini bilmek, s: 98)

“…muhabbetin konusunun talep edende ve ona nispetle talep esnasında yok olan bir durum olduğu belli olmuştur.” (Muhabbetle teveccüh: hükümleri ve sırları, s:100)

2) İdris Şah

Learning how to learn (Öğrenmeyi öğrenmek)

https://idriesshahfoundation.org/read-online/learning-how-to-learn





12 Mart 2022 Cumartesi

Korku ve ümit arasında: Olanlar, olabilecekler...


İnsan, 'güvendelik kaygısı' belirli bir dengede seyrettiği müddetçe kendi varlığını hissedebilir.  Güvende hissetmeyen bir benlik, varlık bütünlüğünü koruyamaz. 

Güvende hissetmenin ise iki yolu var: Ya varoluşsal kaygıları yaşamın akışını engellemeyecek düzeyde tutmanın ilişkisel ve eylemsel yollarını bulmak ya da kaygıyı bastırmak.

Güvendelik kaygısı azaltılamıyorsa, bastırılarak bilinçten uzaklaştırılır. Bastırma oranı arttıkça kişi, herhangi bir güvensizlik durumunu ayırt edemez hale gelir. Bastırma oranı ise güvensiz ortamlarda ve ilişkilerde arttığı için bu ortam ve kişilerin bulunduğu alanlar kişi için eşsiz bir adrenalin kaynağına dönüşür. Çünkü kaygı bilinçte fark edilmez olmuş, libidinal enerji aktif hale gelmiştir. Kişi dikkat ve duygulanımını tümüyle varlığa, sevmeye odaklayabilir. Bu enerji yüksekliği, kişiye, güvensiz ilişkilerin tüm sonuçlarına memnuniyetle katlanacağı bir haz verir. Öyle ki, ilişki karşı taraftan bitirilmediği sürece zarar gördüğünü bile kabul etmek istemez.

Güvendelik kaygısını, bastırma mekanizmasına ihtiyaç duymayacağı bir denge halinde tutmayı öğrenemeyen birey, güvenli alanlarda, kaygı yüksekliği nedeniyle var olma heyecanını yaşamakta zorlanırken, güvensiz ve kaygısını bastırarak bilinçsizleştiği alanlarda, ilişkide olmanın heyecanını duyabilir; yaşadığını hisseder.

Bu fasit dairenin dışına çıkabilmenin yolu ise, döngüyü fark ettikten sonra, güvendelik kaygısını bilinçte ve görece kontrol edilebilir şekilde tutma çalışmaları yapmaktan geçer. Bu yönden bakınca, kaygı bir nimettir ve tam da bu yüzden terapide varlık sevgisinden çok ölüm kaygısına odaklanılır. Çünkü ölüm kaygısı dengelenmeden varlık sevgisi sürdürülebilir hale gelemez; sevebilme kaynakları güvensiz alanlarda tüketilir. 

Korku ve ümit arasındaki denge bu esasında... İnanma ihtiyacının temel nedeni. Ölümlü bir beden ve onun aracılığıyla hissedilen duyguların, varlık ve yokluk arasında dağılmadan durabilmesi için, varlığını yoklukla dengeleme ihtiyacı. 

Yaşamı ölümün hazırlık süreci olması bakımından içeren 'yokluk' ile yüzleşme ihtiyacı. 

Ölüm kaygısını dengelemenin yolu 'inananlar' için çok daha belirgindir. Korku ve ümit arasında tutulması gereken temel duygulanım hali, 'dinin direği' namaz ile dengelenir. Günde 5 kez, kişi bilincini varlıktan, yokluğu içeren merkeze çevirdiğinde, oradaki hiçliğiyle yüzleştiğinde ve kendi yokluğuyla kontrol edilebilir bir ilişki düzeni kurduğunda, ümidini diri tutabileceği bir yaşam dengesine kavuşur. 

Bu dengede, kişinin yaşam kaynakları, korkunun tamamen bastırıldığı geçici haz patlamaları ve ümidin kaybedildiği varoluşsal intiharlar arasında heba olmaz. 

27 Kasım 2021 Cumartesi



Psikodrama ve İnanç




           Psikodrama: Neye olduğuna bakmadan, bir şeylere çabucak inanmaktı. İlk inanan lider oluyordu. İnanmış gibi yapmanın anlamının, 'gibi yapmakla' inanmak arasında bir engelin bulunmadığı o noktanın farkına varmaktı liderlik. Gibi yapmada yeterince iyi isen hiç kimse seni inanmamakla yargılayamazdı. O şüphesizlik bir kere oluştuğunda, tüm seçimler daha spontandı artık. Çünkü şüphenin olmadığı yerde korku yoktu. Tereddüt yoktu. En çok, kötü sonuçlar, sürprizler olabilirdi ki bunlarla baş etmek eylemsizliğin acısıyla baş etmekten daha kolay ve öğreticiydi. 

            Öğrendikçe değişiyordu insan. Sınırlarını deneyimleyebileceği bir potansiyelin içinde yaşadığını; aslında var oluş alanının sınırlarını korkularının belirlediğini; inanmayı seçtiği şeyin o korkudan sınırları yıktığını; bu sonsuz belirleyicilik ve yıkıcılık potansiyeli içinde yaşamanın aslında bir yolculuk olduğunu; yolculuğun yönünü ise seçimlerin her birine bağımlı, yine de tümünden bağımsız daha yüksek bir aklın, bilincin, kuvvetin belirlediğini fark ediyordu. 

          Belki de, kendisi için seçim yapmak istemediği, öznel bir seçime  ihtiyaç duymadığı çünkü benliğiyle ilgili korku da duymadığı bir varoluş alanına gelebildiğinde, o yüksek akılla senkronize olabilecekti. Spontanlığı, yalnızca kendi var oluş alanını değil, artık arada korku sınırları bulunmadığı için tüm evrenin var oluş şeklini anlamlandıracak bir mutluluk kaynağı olarak deneyimleyebilecekti.


 

26 Şubat 2018 Pazartesi

Kuantum Benlik





                      Bilincin Kuantum Fiziği

         Bilincimiz maddenin dalga fonksiyonunu çökerterek parçacık (elektron nötron proton) yönüyle ortaya çıkmasına neden olur. Fakat bu, bilinç maddeyi var eder gibi doğrudan bir sonuca gitmez çünkü bilincimiz de benliğimizin dalga fonksiyonudur.

       Bilincin fiziksel kökenine dair kuantum bakışa en yakın açıklama Bose - Einstein yoğunluğu denilen bir uyarımın beynimizdeki nöron ağlarını harekete geçirmesidir.

         Beynimizde bilinci oluşturan heyecanlanmaların kaynağı, kuantum açıklamaya göre kainatın varolduğu zeminde ilk hareketi başlatan tek bir kaynaktır.

         Özetle; bilincin başlangıcının, kaynağı belirsiz bir enerjinin fizyolojimizde yarattığı heyecanlanımlarla ilgili olduğunu; evrenin başlangıcının da bilinçlerimizin bir olduğu bir zeminde gerçekleştiğini anlatan fakat bu zeminin "tanrı" olup olmadığının bilinemeyeceğini, bu alanın kuantum açıklamaların dışında kalacağını anlatıyor kitap.

         1994'te fizik ve psikoloji uzmanlıkları olan bir kadının anne olmasıyla ortaya çıkmış bu kitabı okumanın bugüne, terapiye ve tevhidi bakış çalışmalarına katkısı:
Tevhidî yaşamın yapı taşı düşünceleri yeni bilimin kabulleri olarak sunması; melekûtla barışma yolu ve enfûsî tefekkür aracı olarak kuantum fiziğinin yaşamlarımızdaki işleyişini anlamayı kolaylaştırması.

          Terapinin bireysel bir olay olmadığını, terapilerin bireysel bağlamda fazlasıyla sıkıştırılıp kaldığını farketmiş bir ruh bilimci Zohar ve  makalelerini çevirmekte olduğumuz* Yamina Bouguenaya'nın bakış açısına inançsızlık perspektifinden fakat paralel giden bir alternatif oluşturmuş aslında, inanca giden bir kapı da bırakarak.

*https://www.receivingnur.org/purpose-of-short-lives-and-unhatched-eggs.html

2 Temmuz 2017 Pazar

Hayır, Şer ve Dönüşümsellik


Dönüşümsellik:
Hayır veya şer kabul ettiğimiz olaylar ve durumlar karşısında varoluşumuzun kutupları arasında hareket edebilme esnekliği.

Sabırsız bir insansındır; bir gün karşına öyle bir yeni durum çıkar ki sabrını keşfedersin ve bu yeni durumun ögreticilik açısından, sana sağlayacağı nihaî fayda bakımından hayırlı ya da şerli olması arasında hiç bir fark yoktur.
Dönüşüme yönlendirilmişsindir; Cemal'le ya da Celal'le.

Ve insanlık tarihinin en büyük devrimini gerçekleştiren bir peygamberin ümmeti olarak diyor akıl: “artık refahta mıyız, zillet içinde miyiz, düştük mü, kalktık mı diye dertlenmeyi bir kenara bırakıp "nasıl" sorusunun cevaplarını arama vaktidir belki de”

Düşerken ne aldık? Kalkarken O'na mı yöneldik yoksa şirk koşmaya -mesela güce tapmaya- mı başladık?

Görüntüden çok daha önemli olan o görüntüyü istikamet üzere değiştirebilme kabiliyeti çünkü. Manevi bir çöküşle gelen zaferden, içsel derinlik getiren yenilgiden bahsediyorum.

Toplumsal kadar bireysel yaşam için de geçerli aynı yanılgılı bakış: Başkalarıyla, standartlar açısından kıyaslamalar yaparak bahtiyârlığımızı ölçme gayretine düşüyoruz sık sık.

İçsel dönüşümün somut göstergelerini ayırdetmeye, kıyaslamaya odaklı bir akla sahip olmadığımızdan ya da diğer bir deyişle olan biteni zihinselleştirerek maddeye indirgediğimizden, dikkatimizi boş göstergelere kaydırmak ve orada tutmak şeytanın üzerimizdeki en büyük etki alanı…

Aklımızı tek hamlede felç edebildiğine göre başkasına da ihtiyacı olmasa gerek...

Sosyal medya hakimiyeti, ekran odaklı yaşam sonucu anonimleşen keyif ve mutluluk anlayışlarımızın çığ gibi büyüttüğü gaflet garantili bir etki bu.

Bu yüzden herkesin kendi terapisti olmaya çalıştığı bir çağda mindfullness, farkındalık, iç görü diye diye ölüyor bilincimiz.

Problemi dönüşümsel değil değişimsel ele aldığımız sürece de ölmeye devam edecek gibi görünüyor.

Dönüşümsellik ise hayra ve şerre karşı eşit mesafede durabilmeyi gerektiriyor. Şer Problemi makalesinin* okuma/cevirme ve sohbetlerinde Asma ile sık karşılaştığımız bir hakikat olarak.

http://pan-cck.blogspot.com.tr/2016/09/nursinin-ser-problemine-vahyi-yaklasm.html?m=1

10 Ocak 2017 Salı

HASET VE İLİŞKİSEL KÖKENİ


Haset duygusu aşırı engelleyici ebeveynin içselleştirilmesinden kaynaklanıyor ise neler yapılabilire dair terapötik ve tevhidi bakış açılarından bir kolaj:


Kendi yapamadığımız bir davranışı, işi ya da ilişki kurmayı bir başkasının kolayca yaptığını gördüğümüzde hissettiğimiz yıkıcı duyguların toplu adıdır haset.

“Bu haksızlık!” der; “Aynı şeyi yaptığımda ben neden aynı sonucu alamıyorum” der; “Benim yıllardır uğraştığım şeye böyle kolayca nasıl sahip oluyor” der…

Cevabı olmayan, olmadığını zannettiğimiz sorular arasında boğulduğumuzu hissederiz ve yaşama devam edebilmek için çoğumuz dikkatimizi daha yapıcı duygular uyandıran kişi ve olaylara yöneltiriz. Bu yöneltmeyi ne kadar hızlı yapabiliyorsak kendimizi o kadar sağlıklı addederiz. Üretkenliğimizi, yaşam sevincimizi koruyabiliriz.

Peki, zaman zaman yoklayan, bize boğulma korkusu yaşatan bu karanlık duygunun hakikati nedir? Özellikle dikkatimizi yönetemediğimiz zamanlarda, bu konu üzerinde düşünmekte fayda var.

Bir psikanalist*, yetişkinlikteki haset duygusunu, bebeklik ve çocukluğunu aşırı engelleyici annenin bakımında geçirmiş olmaya ve bu süreçte içselleştirmiş olduğu anne figürünü haset edilen kişiye yansıtmaya bağlamış. İçselleştirmeden kasıt, çocuğun, anne yanında olmadığı zamanlarda bile içindeki engelleyici sesi dinleyerek hareket edecek kadar annenin bu engelleyici tavrını benimsemiş olması.

Düşünelim; içinizde sürekli sizi siz yapacak davranışlara ket vuran bir anne figürü var. Öyle derine yerleşmiş ki biyolojik ebeveyninizle bağlantısı kaybolmuş artık. Kişiliğinizin bir parçası haline gelmiş bu “yapma, etme, ben senin yerine senden daha iyisini yaparım” diyen ses. Ve bu sesin ezberlenmiş çözümlerinden başka çözümlere aklınız, eliniz gitmez olmuş  zaman içinde. Size konulmuş engelleri, engelleyici rolünü bizzat üstlenerek içselleştirmişsiniz yani.

Ve bir gün karşınızda tam da sizin yapmak istediğiniz şeyi yapmakta olan birini buluyorsunuz. Çocukken tam ağzınıza götürmekte olduğunuz kaşığı tutup, sizin kas gücünüzü ve iradenizi sıfırlayarak o kaşığı ağza götürme eylemini tamamlamanıza izin vermeyen; üstelik bu hazzı size yardım etmek, sizi kendi yapabileceğinizden daha pratik bir şekilde beslemek adına sizden çalan anne karşısında duymuş olduğunuz boğucu çaresizlik tam orada yeryüzüne çıkacak bir yanardağ ağzı buluyor işte.

“Vay be helal olsun!” diyemiyorsunuz. Boğazınıza takılıyor. Çünkü muhatabını bulamamış öfkeniz kendine -tıpkı sizden daha iyi kaşık tutan anneniz gibi- işini mükemmel yapan birini  bulmuş nihayet. Yapmak üzere isteklendirildiğiniz işi sizin yapabildiğinizden çok daha iyi yapmakta olan biri. Daha iyi olmasa bile yapabiliyor olması yetiyor zaten çaresiz ve eylemsizliğe hapsedilmiş hissetmeniz için. O andan itibaren, o güne kadar hiçbir alıp veremediğiniz olmayan bu kişi sizin için, karşısında duygusal sağlığınızı koruyamadığınız bir tehdit haline gelebiliyor.

Baktığınızda suç teşkil edecek, öfkenizi hak edecek bir şey yapmadığı gibi aksine takdirlik davrandığını fark ettikçe kendi duygunuz için daha da kaygılanıyorsunuz. Kaygıdan kurtulmak için ya bu konuyu unutmaya, ya başka kazançlarla kendinizi avutmaya ya da en bahtsız ihtimalle karşınızdakini engellemeye yönelik arayışlara giriyorsunuz.

“Senin yerine bu işi ben yapabilirim; yapmalıyım” demek istediğiniz bir engelleyen anne figürünün nihayet ete kemiğe bürünerek dışsallaşmış bir görüntüsü var karşınızda. Fakat aynı zamanda iyi anneyi, yani ilişkideki sevgiyi kaybetmek de istemediğiniz için yıkıcılığı kabullenmek hiç kolay değil. Korku ve haset döngüsüne girmiş oluyorsunuz böylece.

Böyle bir durumda psikanalizin önerdiği genel çerçeve, haset edilen kişiye yansıtılmış olan engelleyici annenin, şimdi ve buradaki yaşantılar yoluyla, işbirliği yapılabilen, gerektiğinde engellenebilen, sevgisini aktif ve pasif olarak verebilen bir figür haline getirilmesi olur.

Öneremediği ve daha kökten çözüm ise; haset edilen kişinin yapıp etmekte olduklarının kendinden olmadığının farkında olduğu bir bilinç durumuna erişmesi ve bir daha -eşyanın baki olanla ilişkisini kuramadığı- gaflet alanına düşmemek için önlemler alarak yaşamaya devam etme çabasıdır. Bu önlemler bir analiz süreci kadar ihtimam da gerektirebilir fakat sonuçları, analizin yalnızca budadığı sarmaşığın kökünü kazıyıp yerine çiçek tohumları ekmek kadar farklı olacaktır. İstiğfar ve şükür bilincini daimi hale getiren, algısını Baki olana odaklama becerisini edinmiş bir kişi ile, bir duygunun dinamiğini değiştirme motivasyonundaki analizanın elde edecekleri sonuçlar kıyaslanamayacak kadar farklı iken her iki yol için harcanması beklenen çaba-her ikisini de kıyısından deneyimlemiş biri olarak- o kadar farklı değil diye düşünüyorum.

Hasedi yapıcı enerjiye döndürmede faydalı olacak bir diğer bakış açısı da “çalış senin de olur” tarzındaki genel yaklaşımdan uzaklaşıp “yardım et; zaten bizim” yaklaşımını arttırdığımızda ortaya çıkar. ** İlim nasıl müminin yitik malı ise yapılan tüm güzel işler de Rabbi dolayısıyla mümine aittir. (Nasılına dair kaçırılan noktalardan bir örnek vermek gerekirse: Başkasının sahip olduğu çok güzel bir eve bakarken duyduğumuz hayranlık ve eve bakıyor olmanın ufkumuzda oluşturduğu güzel düşünceler bize aittir ve ev sahibine değil bize verilmiş nimetlerdir aslında.)  Tasavvuf yazınında, haset veya kıskançlık bizi yardım etmeye, gözümüzü diktiğimiz güzelliğin parçası olmaya yöneltmesi gereken olumlu duygular olarak ele alınmış. “Haris”*** bir peygamberin istikamet üzere azmeden takipçileri olarak hırs ve hasedi birer nimet addeden bakışı hatırlasak aslında hiç o dikkat yöneltmelere, duygu bastırmalara falan gerek kalmayacak. 

İçsel nesnelerimize, yani öğrendikten sonra kişiliğimizin bir parçası haline gelmiş olan  tutum topluluklarımıza işaret eden ayet de bu konuyu aydınlatır:
 “Rahman'ın uyarısını görmezden gelmeyi tercih eden kimseye gelince, Biz onun içine öteki kişiliğini oluşturmak üzere (kalıcı) bir şeytani dürtü yerleştiririz.” (43:36)
Rahman ismi Rabb’in var ediciliğini anlatır. Haset vb. yıkıcı duyguların altındaki, verilen ya da verilmeyen güzelliklerin hesabını tutan akıl, O’nun ‘sonsuz rahmet ve nimetini dilediğine istediği kadar verme’ özelliğini yok saymış olmaz mı?

*Didier Anzieu, Deri-ben (kitabın içinde geçen analistin adını bulamadım maalesef. Yalnız fikir kalmış aklımda. Bilen, eklemek isteyen olursa çok sevinirim)
** Bu yazı henüz bitmişken Ekrem Hoca’nın talep vadisi başlıklı konuşmasından tamamlayıcı bilgiler geldi.Linkte neleri talep ederken hırslı olmanın dinen övüldüğüne dair bilgiler mevcut: https://www.youtube.com/watch?v=WWG7R66MixQ
***Linkte bahsedilmekte olan Allah’ın Hz. Muhammed’e hitabına atfen.
(43:36) http://www.kuranmeali.org/43/zuhruf_suresi/36.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx

5 Aralık 2016 Pazartesi

Bir Algı Problemi Olarak Şer I


Negatif duygular aynanın üzerindeki lekeyi görmekten kaynaklanır. Aynanın o tarafına bakmamak değil lekeyi silmeye çalışmak akıllıca.
Esma-i İlahi'deki mükemmelliğe aykırı olan, eksik gördüğümüz her şeyi değiştirmek isteriz: adaletsizlik, hastalık, zulüm... Değiştirme isteği zaten o mükemmelliğin bir parçası olmamız için bize verilmiştir.
Rahatsız olduğumuz o duygular bizi, tamamlamak için gayret göstermeye, "Merhamet eden" "Adil olan" "Şifa veren" gibi ilahi isimlere hizmet etmeye yönelten öğretmenlerdir.

İlk linkte hoşlanmadığımız acı veren duyguların öğreticiliği nasıldır'a dair bir kısa psikoeğitim filmi, ikincide ise bu konuları gündemime taşıyan Salı günleri devam etmekte olan makale çevirimizin tamamlanmış kısmı var:

https://www.youtube.com/watch?v=AUv7XZtBW64&feature=youtu.be

http://pan-cck.blogspot.com.tr/2016/09/nursinin-ser-problemine-vahyi-yaklasm.html

22 Kasım 2016 Salı

Beklenen …

Mürşidin görevi yola çıkarmaktır. Yolda eşlik etmek değil. Birileri yanımda yürüyor mu diye sürekli etrafına bakıp durma inançsızlığı ataletin tam nedeni olabilir.

“İhtiyacın olan şeyi sen neden yapmıyorsun?” diyerek hem beni utandırmış hem de bir sürü bereketli işle sonuçlanacak online sohbetlere yönlendirmişti bir büyüğüm. O zamandan beri duraksadıkça, daha fazla destek arayışıyla tembelliğe ve devamında depresyona doğru yöneldikçe kendime hatırlatıp dirildiğim bir gerçek bu: ben neden yapmıyorum?

En çok ihtiyaç duyduğum şey neyse o ihtiyacı en iyi karşılayacak potansiyel de bendedir. Arzu, yaratıcılığımızı harekete geçirmek için bize verilmiş bir nimettir. Sonuca ulaşmasından bağımsız olarak sadece arzulamak ve arzuladığımız şey için çaba gösterebilmek bir nimettir. Sonucun en hayırlı şekilde yaratılacağı konusunda güvendiğim bir Allah varsa gayretten yana tereddüt içinde kalmak neden?

Sanırım tembellik en çok, bu gayreti kendi içimizde bulmamız gereken zamanda durup, bizimle birlikte gayret gösterecek hatta mümkünse üzerimizden yükün yüklü bir kısmını alacak kurtarıcılar, mürşidler, yol arkadaşları bekliyor olmamızdan besleniyor.

Fakat bu mantığın sonu herkesin birini beklediği bir dünyadan başka ne getirebilir? Neden beklediğimiz yoldaş, işaret, ayet olarak bize verilen Rahmani isteklerimizi kabul etmeyi denemiyoruz?

*Rahmani istekten kastım Kuran ve Sünnete aykırı düşmeyen kalbi yönelimler.

5 Kasım 2016 Cumartesi

HİDAYET VE İLİŞKİSELLİK

İlişkiselliği anlamak, parça-bütün ilişkisi içinde kendi yerini fark etmek demek. Gaflet halinin yarattığı kopukluk, bağlantısızlık, bencillikten uzaklaşıp yaratılmış her şeyle ve Yaratıcı ile bağını idrak etmek demek..


Hidayeti varlığın özüne yönelmiş hali olarak tanımlarsak gaflet bu yönelişi durduran, tersine çeviren, varlıkla özü arasındaki bağlantıyı koparan her türlü haldir. Tevhidi bakışı kaybetmektir; nasıl bir bütünün parçası olduğunu unutmaktır. Kendini unutmaktır esasen. Kişi ancak kendi nefsine zulmeder uyarıları* da hep bununla ilgili değil midir?

İlişkisellik ise benim için de yeni yeni genişleyen, terapötik bir kavram. İnsan yaşam enerjisini 4 alana harcar imiş:

BİREYSELLİK               İŞLEVSELLİK                 STATÜSELLİK                   İLİŞKİSELLİK

İş arkadaşlığını ele alalım: var olma sebebi itibariyle işlevsellik ön plandadır. Mevkidaşlık belirleyici olmuş ise statüsellik ön plana çıkar. Aktarımlar, ortak olmayan bireysel ihtiyaçlar arkadaşlığı başlatmışsa bu da çoğu zaman ilişkisellikle karıştırılsa da bireyselliğin ön planda olduğu bir ilişkidir. İlişkiselliğin temel motivasyonu ise karşılıklılık ve kapsayıcılıktır. Yani ilişkide hem statüsel hem işlevsel hem de bireysel boyutlar varolmaya devam edecek fakat en değerli boyut ilişkisellik olacak.

        Kimle neyle ilişki? İlişki denen şey neden bu kadar önemli olsun ki?

İşte burada hidayet kavramıyla bütünleşiyor ilişkisellik. Bütünleşmezse, yüzeyselleşerek anlamını yitiriyor ve etraf sözde ilişkiler yumağının içinde yapayalnız hisseden insanlarla doluyor.

“ …Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (zatı) oradadır…” Bakara-17

Ayetin doğrultusunda, ilişkilerin istisnasız Yaratıcı’yla kurulduğunun idrakindeyseniz zaten istikamettesiniz yani hidayet nasip edilenlerdensiniz demektir. O bağın koptuğu anlar ise gaflet anları oluyor tam olarak.  Tarifi çok kolay değil bu anların. Denemek mümkün en azından: Gaflet anları, tevhidi bütünlükle kendimiz arasındaki sınırların kalınlaştığı anlardır da denebilir. Yani, ‘ben, benim çıkarlarım, elde ettiklerim, sahip olduklarım/olacaklarım var; bir de evrenin geri kalanı’ tarzında bir haldeysek zaten bunun gaflet olduğunu, hissettirdiği kaygıdan, aşırı kontrol arzusundan anlayabiliriz.

Peki ilişkisel olmayı nasıl öğreniyoruz? Tabi ki yaşamımızın ilk anlarından itibaren.. hayatta bize ilk öğretilen şey bu aslında. Tek başına, ben olarak yaşayamayacağımız, bütünden koptuğumuz anda öleceğimiz o kadar net ki… yaşama tutunmamızın tek bir yolu var: bir başka canlının sıcaklığına, şefkatine ve besleyiciliğine sığınmak. Onu kabul etmek, tüm dikkatimizi ona vermek ve hatta öyle ki kendimizi ondan ibaret, onu bedenimizin bir parçasıymış gibi algılamak. Anneyle/bakım verenle bu “bir olma” halini her bebek deneyimler ve tüm yakın ilişkileri için model alır.

Böyle bakınca; yaşamın ilk dersi ilişki kurmak. Mutlak güven içinde, farklılıkları hatırlatıp duran bilinçten uzak , karşımızdaki insanla aramızda varolan, Yaratıcıdan geçen bağı görmek. Farkına varmadan hareket edildiğinde yaşamı engeller yumağına çeviren; fark edildiğinde ise müthiş bir değerlilik ve sorumluluk hissi veren o bağı.

Yaratıcı ile ilişkide kalabilmek, tüm ilişkilerin içinde bu bağı kaybetmemek  hidayetle eş anlamlı.

*’Şüphe yok ki, Allah Teâlâ insanlara hiçbir şey ile zulmetmez. Velâkin insanlar kendi nefislerine zulmederler.’ (Yunus Suresi, 44) http://www.kuranmeali.org/10/yunus_suresi/44.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx





8 Eylül 2016 Perşembe

DUA VE YARATICILIK

       İnsanın dua etmesi için âlem ve vahiy aracılığıyla sürekli teşvik ediliyor olmasının ardındaki sebep aslında nedir?

      “Ayakkabınızın bağını bile Allah’tan isteyiniz”* mealindeki hadisi şerif, “Duanız olmasa” ile başlayan ayeti kerime (25:77)**, namazın bir dua ve vakitlendirilmiş, yeryüzünde süregiden bir eylem halkası olarak dinin direği kılınması gibi teşviklerle hayatımızda duanın üst ve alt limitleri belirlenmiş sanki. Duanın “Allah’tan istemeyi” içeren her insan davranışını kapsadığını bilirsek üst limit sınırsız. Tek sınırlayıcı aklımız. Bizim istemeyi akledebildiğimiz en iyi şey yaratıcı aklımızın da sınırı oluyor. Ve Allah kulunun akletme gayreti oranında - rahmetini daima katarak- sonuçlar yaratıyor. İşte bu yüzden yaratıcılık dua etmeyi bilmektir. Yaratıcı her eylemde, Yaradan’ın kulundan istediği tek şey olan O’nun merhametini, eksiksizliğini, birliğini keşifte bir adım daha ileri gideriz. Biliyorum ki benim Rabbim bu imkânsızlığı imkâna çevirir diyerek ateşe adım atar mesela İbrahim ve mucize yaratılır. O mucize İbrahim’in imanıyla ateşe yürümesi hatırına yaratılır. Gayretteki yenilik, benzersizlik, kişiye özgülük, cüzi yaratıcılık hatırına.

        İrade denince nasıl şirktir demiyorsak ve kula verilmiş cüzi iradeyi anlıyorsak, yaratıcılık denince de duadaki yeniliği, cüzi iradeyi anlamalıyız ve tüylerimiz öfkeden diken diken olmak yerine bu kavramdaki imkânların azametinden ürpermeli.

       Yaratıcılık kavramını algılamadaki bu çarpıklık bana psikodrama aracılığıyla kavramla ilk tanıştığım andan beri trajik geldi; gelmeye de artarak devam ediyor. Çünkü Müslüman dünyasının hala muzdarip olduğumuz ataletiyle direk ilgili bir kavramsal budayış bu.

     “Yaratıcı dediğin Allah’tır. Ondan başkası bu iddiada bulunuyorsa şirk koşuyordur. Yani icat çıkarmak, teleskop yapıp gökyüzüne bakmak, uçmaya falan çalışmak, genlerle oynamak hep ucunda şirk görünen kaçınılması gereken günahlardır.” Nitekim yapılmamış ve yaptırılmamıştır da yaratıcı düşünmeyi gerektiren bu tarz eylemler “müslüman” toplumlarda. Budayıcılık, bugünün bilim camiasında farklı fikirlere tahammülsüzlüğe kadar inmiş durumda. Üretkenliği ve yeniliği destekler görünen söylemlerin, politikaların ortasındayız fakat budayıcılarımızı da keskinleştirmeye devam ediyoruz bir taraftan.

        Elbette kâfirlerin kavramlarıyla konuşmaya başlayalım, hiçbir savunmamız kalmasın demek değil bu serzeniş. Sadece şu: eğer değerlerimiz arasına almamız gereken unuttuğumuz için uzun süredir kaybettiğimiz bir kavram varsa o da insanın cüzi yaratıcılığıdır.

*"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin." Tirmizî, Daavât 149, (3607, 3608).


**Furkan Suresi,77: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!....

23 Haziran 2016 Perşembe

Kuddüs İsmini Nasıl Anlamalı?

     El-Kuddüs derken her tür eksiklikten çok uzak olduğu gibi her tür benzetmenin de çok ötesinde olan zihnimizle ayak basamayacağımız bir kutsallıkta olanı anlamak gerektiğini söylüyor aşağıdaki alıntılarda bir çok İslam düşünürü. Bu takdisin mahiyetini kavramak içinse modern zihnin düşünce tuzaklarının farkında olmak önşart.

    Modernizmle kutsallaşan kavramları zihnimizden şöyle bir geçirmek yeterli aslında Yaratıcı’yı takdis etmekten nasıl uzaklaştığımızı anlamak için.

   Kutsal olan, korunması gerekendir. Peki neye karşı korunmalı?

   Şiddete, işgale ve kirlenmeye.

  Günümüzde fiziksel şiddet yerini ekonomik şiddete teslim etmiş durumda. Bir yandan savaşlar devam ederken asıl işgal yaşam alanımızı, ibadet şeklimizi, zihnimizdeki kutsal kavramları kirleten seküler dayatmalar vasıtasıyla yapılıyor. Ve bu da kutsallık bilincimizi çapraşık, ulaşılmaz bir hale getiriyor. Kutsalla, kendi kutsalımızla olan bağlantımız kopuyor. Kutsal topraklarla bağlantımızı bile “turizm markaları, … towerlar” aracılığıyla tur fiyatları üzerinden kurar hale geliyoruz.


   “Gazalî, Kuddûs’u hissin anladığı hayalin tasavvur ettiği vehmin vehmeylediği, kalbin düşündüğü ve fikrin hükmettiği her türlü vasıftan münezzehtir şeklinde tanımlar. Ayıplardan, kusurlardan münezzehtir demeyi, ayıp ve kusurların varlığını, var olacağını ima ettirebileceğinden bir edepsizlik sayar. Kuddûs’u “insanların çoğunun kemâl sıfatı olduğunu sandıkları sıfatlardan münezzehtir” şeklinde anlamlandırır.
  Gazalî’ye göre insanların Allah’ın takdis ve tenzihi konusunda takip ettikleri yol şöyledir: Önce kendilerine bakarlar, kendi sıfatlarını öğrenirler. Bu sıfatları da kemâl ve noksan sıfatları diye ikiye ayırırlar, kendileri için kemâl sıfatı saydıklarını (ilim, irade, kudret, sem’i, basar, kelam) kemâl sıfatı sayarlar. Kendileri için noksan kabul ettikleri sıfatları (cehalet, acz, körlük, sağırlık) da noksan sıfatları sayarlar. Bundan sonra da Allah’ı övmek için kendileri için kemâl saydıkları sıfatlarla nitelerler, noksan saydıkları sıfatlardan da tenzih ederler. Oysa Allah, insanların kendileri için noksanlık saydıkları vasıflardan uzak olduğu gibi/kadar kemâl saydıklarından da uzaktır. Bu sıfatlardan söz edilmemiş olsaydı mevzubahis edilmezdi.”
“Takdiste tazim, tesbihte tenzih anlamı vardır ki bunlar birbirlerini bütünlerler. Takdiste Allah’ın mevsuf olduğu temizlik, izzet, büyüklük gibi sıfatların ona verilmesi ve ilan edilmesi, tesbihte ise Allah’ın her türlü şirk ve sapıklığa mensup olanların, ona isnad ettikleri yaraşmayan şeylerden tenzih edilmesi anlamı galiptir.”
“İbn Arabî’ye göre kudsiyet biri zâtî diğeri arazî olmak üzere iki türlüdür. Allah’ın kuddûs ismiyle O’nun zâtının kudsiyeti dile getirilir. Arazî kudsiyette eksiklik söz konusu olur. İnsan nefsini riyazetle, ahlâkını mücahedeyle, aklını mükâşefeyle, organlarını yasaklardan uzak tutmak ve emirlere uymakla takdis edebilir, yani günahtan ve kusurdan temizleyip olgunlaştırabilir.”

KUTSAL NEDİR?“Din bağlamında kutsalın anlamı hem daha dar hem daha kesindir. Burada kutsal özgül olarak din tarafından, şiddete, işgale ve kirletmeye karşı korunan şeydir.… Kutsal bizzat gerçekliğin doğasında bulunur ve normal insanlık, kişinin fıtrî olarak gerçeği gerçek olmayandan ayırt ettiği bir kutsal duygusuna sahip olarak doğar. Fakat modern insan öyle bir duruma gelmiştir ki bu doğal duygu bile neredeyse unutulmuş kutsalın bir “tanımı”nın yapılması ihtiyacı baş göstermiştir. Şunu kaydetmek ilginç olacaktır ki kutsal olanı akıl-dışına bağlama yolunda R. Otto’nun ki gibi girişimler içinde bulunduğumuz yüzyılda oldukça ilgi görmüştür. Bu olgu şunu göstermektedir: zihnî hakikatin ya da bilginin kutsalla olan ilişkisi, bilginin kutsal içeriğinden soyulmasının sonucu olarak kesinlikle görmezden gelinmiştir. Üstelik sekülerleşmiş bir dünyada kutsal, anlaşılmaz bir şey olarak görüldüğü profan dünyanın perspektifinden görülmeye başlanmıştır… Kutsalın anlamına yaklaşmanın belki de en kestirme yolu, onun ebedî olanla ilişkisini kurmak olacaktır. İnsanın kutsala ilişkin duygusu ebedî ve değişmez olana duyduğu duygudan, onun gerçekte olduğu şeye olan nostaljisinden başka bir şey değildir. Zira o kendi varlığının cevheri içinde ve hepsinden önce değişmez olanı bilmek v ebedî olanı düşünmek üzere yaratılan aklı içinde kutsalı taşımaktadır.

 Birinci olarak aşkın olan, ikinci olarak bir mutlak hakikat özelliğine sahip olan, üçüncü olarak da sıradan insan düşüncesinin anlayış ve kavrayış gücünden kaçan şey kutsaldır. M. Armağan, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi “

 Birinci olarak aşkın olan, ikinci olarak bir mutlak hakikat özelliğine sahip olan, üçüncü olarak da sıradan insan düşüncesinin anlayış ve kavrayış gücünden kaçan şey kutsaldır. M. Armağan, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi “

Alıntılanan kısımların kaynağı: http://www.birlikvakfi.org/esma/yazilar/Kuddus.html

15 Haziran 2016 Çarşamba

Şükür Notları II

Şükür hali apaçık bir şekilde bizim için daha iyi olduğu, üzerimizdeki nimetleri ve onlardan aldığımız lezzeti artıracağı halde neden şükürsüzlüğe ve şikayet etmeye daha meyilliyiz?

Çünkü sürekli şükür halinde kalmak üzerine bir niyet etmişliğimiz yok. Bu niyetsizlik bizi şeytanın tuzaklarına karşı korumasız hale getiriyor. Yani şükretmez haldeyken şeytana uymamız ve onun da aldığı ruhsatı kullanması kolaylaşıyor.

Peki, bu niyetlilik nasıl oluşur?

Esma-i İlahi’nin huzurunda yaşadığımız bilinci tüm işlerimize yansıdığı vakit. Allah’ı görüyormuşçasına bir yaşam sürdürmeye çalışmak tüm oluşlardaki hikmetin nuruna açık olma halini, iyi-kötü, güzel-çirkin her gelişmenin anlam ve amacına dair bir müsterih olma duygusunu getiriyor. Muhsin olma yoluna giriyor kişi. Şükür dairesinde kalmanın hikmet sahibi olmakla ilgisi ayetle kuruluyor.

“Andolsun biz Lokman'a: Allah'a şükret! diyerek hikmet verdik. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah hiçbir şeye m  uhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır.” 31:12


Âlemle şükür bağı içinde olmanın getirdiği güven duygusu ve birlik algısının kökeni anne-bebek bağıyla da ilişkilendirilebilir. Annesine güvenli bağlanan bir bebek nasıl dünyayı özgürce hareket edip potansiyelini keşfedebileceği bir yer olarak algılıyor ise şükür dairesindeki bir insan da Yaratıcısına güvendiği ve O’ndan gelen her şeyin faydasından emin olduğu için yeryüzünü, içinde yaşadığı anı güven içinde keşfetmeye hazırdır. Yeter ki bu iman bağını unutup kendini yeryüzünde tek ve menfaat peşinde koşmaya mecbur bir varlık zannetmeye başlamasın. Gaflete düşmesin… 


Asma Mermer ile Yamina Bouguenaya Şükür telekonferansını dinlerken aldığımız notlardan ilhamla.

23 Mayıs 2016 Pazartesi

Şükür Notları


İnsan neden şükür içinde olmasına yetecek nimetler içinde yaşarken ve bu nimetlerden memnuniyet verici olanlar her zaman daha fazlayken şükür dairesinden çıkar?
İnsandaki şükür halinde olmaya karşı bu direncin kaynakları neler olabilir?

1-  Mükemmeliyetçilik (cennet ideası)
2-  Taken for granted: Cepte saydığımız lütufları hatırlatan ayetler.
   . İbrahim suresi 34. ayet (10:34): “…İnsanoğlu zulmünde pek ısrarcıdır..”
“o Allah ki size geceyi içinde sükunet barındıran gündüzü de aydınlık kıldı”
Yani şükretmemiz gerekenleri unutmamız, şükedilmesi gereken nimetler arasından çıkarmamız gafletimizi yoğunlaştırıyor. Bu sebeple bir çok rutini düşünmeye davet eden ayetler var. Görmeyi, işitmeyi, dinlenmeyi, geceyi ve gündüzü vereni unutmayın diyor.

Şükür halinden kendimizi seçimlerimizle, gafletimizi inşa ederek mahrum bırakıyoruz.

3-  There is more goodness than evil. Fakat öyle olmasa bile hayatımın yüzde doksanı imtihan olsa, hoşlanmadığım şeylerden ibaret olsa bile %10 luk sevdiğim şeylere odaklanmayı seçebilirim.

Şükür, verilenleri değerlendirme anlamında da düşünülmelidir. İnsanın kendine verilen olanakları yani potansiyelini değerlendirme ihtimali bilinç olarak şükür çemberine girmesiyle var olur. Çünkü insan bu dairenin içinde ise imkanları görmeye başlar; dışında ise imkansızlıklara ve felaketlere odaklanır.

Kendi potansiyelini gerçekleştirmek isteyen insan önce anda kalmayı; andaki nimetleri fark edebilmeyi sonra o nimetlerle yapılabilecek en iyi sonuçları görebilmeyi (yaratıcılığını geliştirmeyi), o mümkünlere ulaşabilmek için gayret göstermeyi –ki bu da spontanlığın artmasıdır- bilinçli olarak seçmelidir.

İstiğfar hali, yaratıcılığın artması yani insanın kendi sınırlı bakışının dışına çıkabilip hikmetlerin farkına varabilmesi için en temel ihtiyaçtır. Şükredebilmek için, anı değerlendirip spontan olabilmek için istiğfar bilinci gerekli. “Her şeyi benim gördüğümden daha iyi bilen ve en güzel şekilde yaratan bir yaratıcı var. Gördüğüm eksiklikler benden” dediğin an o eksiklikleri tamamlama ve mükemmellikleri görme fırsatın oluşuyor.




Yaratıcılık                                                Spontanlık

 
İstiğfar                                                          Şükür

 


                         İHSAN, HAMD


İnsan şeytanın aldatmasına (7:17) karşı şükretme niyetini kalkan edinebilir.

Tövbe: şükür haline, olmak gereken hale, Allah’la ilişkiye geri dönmektir. İstikamete dönmektir.

4. Direncin bir ve belki en önemli sebebi de şeytanın istikamet üzere olan insanın aklını çelme yolunda Allah’tan almış olduğu izindir.

Şükür niyetinde olmak bir istikamet belirlemektir. Ve şeytanın aldatması bu şükür bilincini yani Allah’la insanın arasındaki şükürle oluşan o kuvvetli bağı, O’nu görüyormuş gibi yaşama halini yok etmektir. İnsan dikkatini istikametine (şükür çemberindeyken beliren gayret ve ihtiyaçlar doğrultusunda yaşama yoluna) vermediğinde kendini kolayca kapılıp sürüklendiği, hiç ummadığı haller içinde bulur.

Nt: Yamina B.'nin Şükür başlıklı telekonferansını dinlerken alınmış notlardır.