27 Kasım 2021 Cumartesi



Psikodrama ve İnanç




           Psikodrama: Neye olduğuna bakmadan, bir şeylere çabucak inanmaktı. İlk inanan lider oluyordu. İnanmış gibi yapmanın anlamının, 'gibi yapmakla' inanmak arasında bir engelin bulunmadığı o noktanın farkına varmaktı liderlik. Gibi yapmada yeterince iyi isen hiç kimse seni inanmamakla yargılayamazdı. O şüphesizlik bir kere oluştuğunda, tüm seçimler daha spontandı artık. Çünkü şüphenin olmadığı yerde korku yoktu. Tereddüt yoktu. En çok, kötü sonuçlar, sürprizler olabilirdi ki bunlarla baş etmek eylemsizliğin acısıyla baş etmekten daha kolay ve öğreticiydi. 

            Öğrendikçe değişiyordu insan. Sınırlarını deneyimleyebileceği bir potansiyelin içinde yaşadığını; aslında var oluş alanının sınırlarını korkularının belirlediğini; inanmayı seçtiği şeyin o korkudan sınırları yıktığını; bu sonsuz belirleyicilik ve yıkıcılık potansiyeli içinde yaşamanın aslında bir yolculuk olduğunu; yolculuğun yönünü ise seçimlerin her birine bağımlı, yine de tümünden bağımsız daha yüksek bir aklın, bilincin, kuvvetin belirlediğini fark ediyordu. 

          Belki de, kendisi için seçim yapmak istemediği, öznel bir seçime  ihtiyaç duymadığı çünkü benliğiyle ilgili korku da duymadığı bir varoluş alanına gelebildiğinde, o yüksek akılla senkronize olabilecekti. Spontanlığı, yalnızca kendi var oluş alanını değil, artık arada korku sınırları bulunmadığı için tüm evrenin var oluş şeklini anlamlandıracak bir mutluluk kaynağı olarak deneyimleyebilecekti.


 

26 Şubat 2018 Pazartesi

Kuantum Benlik





                      Bilincin Kuantum Fiziği

         Bilincimiz maddenin dalga fonksiyonunu çökerterek parçacık (elektron nötron proton) yönüyle ortaya çıkmasına neden olur. Fakat bu, bilinç maddeyi var eder gibi doğrudan bir sonuca gitmez çünkü bilincimiz de benliğimizin dalga fonksiyonudur.

       Bilincin fiziksel kökenine dair kuantum bakışa en yakın açıklama Bose - Einstein yoğunluğu denilen bir uyarımın beynimizdeki nöron ağlarını harekete geçirmesidir.

         Beynimizde bilinci oluşturan heyecanlanmaların kaynağı, kuantum açıklamaya göre kainatın varolduğu zeminde ilk hareketi başlatan tek bir kaynaktır.

         Özetle; bilincin başlangıcının, kaynağı belirsiz bir enerjinin fizyolojimizde yarattığı heyecanlanımlarla ilgili olduğunu; evrenin başlangıcının da bilinçlerimizin bir olduğu bir zeminde gerçekleştiğini anlatan fakat bu zeminin "tanrı" olup olmadığının bilinemeyeceğini, bu alanın kuantum açıklamaların dışında kalacağını anlatıyor kitap.

         1994'te fizik ve psikoloji uzmanlıkları olan bir kadının anne olmasıyla ortaya çıkmış bu kitabı okumanın bugüne, terapiye ve tevhidi bakış çalışmalarına katkısı:
Tevhidî yaşamın yapı taşı düşünceleri yeni bilimin kabulleri olarak sunması; melekûtla barışma yolu ve enfûsî tefekkür aracı olarak kuantum fiziğinin yaşamlarımızdaki işleyişini anlamayı kolaylaştırması.

          Terapinin bireysel bir olay olmadığını, terapilerin bireysel bağlamda fazlasıyla sıkıştırılıp kaldığını farketmiş bir ruh bilimci Zohar ve  makalelerini çevirmekte olduğumuz* Yamina Bouguenaya'nın bakış açısına inançsızlık perspektifinden fakat paralel giden bir alternatif oluşturmuş aslında, inanca giden bir kapı da bırakarak.

*https://www.receivingnur.org/purpose-of-short-lives-and-unhatched-eggs.html

2 Temmuz 2017 Pazar

Hayır, Şer ve Dönüşümsellik


Dönüşümsellik:
Hayır veya şer kabul ettiğimiz olaylar ve durumlar karşısında varoluşumuzun kutupları arasında hareket edebilme esnekliği.

Sabırsız bir insansındır; bir gün karşına öyle bir yeni durum çıkar ki sabrını keşfedersin ve bu yeni durumun ögreticilik açısından, sana sağlayacağı nihaî fayda bakımından hayırlı ya da şerli olması arasında hiç bir fark yoktur.
Dönüşüme yönlendirilmişsindir; Cemal'le ya da Celal'le.

Ve insanlık tarihinin en büyük devrimini gerçekleştiren bir peygamberin ümmeti olarak diyor akıl: “artık refahta mıyız, zillet içinde miyiz, düştük mü, kalktık mı diye dertlenmeyi bir kenara bırakıp "nasıl" sorusunun cevaplarını arama vaktidir belki de”

Düşerken ne aldık? Kalkarken O'na mı yöneldik yoksa şirk koşmaya -mesela güce tapmaya- mı başladık?

Görüntüden çok daha önemli olan o görüntüyü istikamet üzere değiştirebilme kabiliyeti çünkü. Manevi bir çöküşle gelen zaferden, içsel derinlik getiren yenilgiden bahsediyorum.

Toplumsal kadar bireysel yaşam için de geçerli aynı yanılgılı bakış: Başkalarıyla, standartlar açısından kıyaslamalar yaparak bahtiyârlığımızı ölçme gayretine düşüyoruz sık sık.

İçsel dönüşümün somut göstergelerini ayırdetmeye, kıyaslamaya odaklı bir akla sahip olmadığımızdan ya da diğer bir deyişle olan biteni zihinselleştirerek maddeye indirgediğimizden, dikkatimizi boş göstergelere kaydırmak ve orada tutmak şeytanın üzerimizdeki en büyük etki alanı…

Aklımızı tek hamlede felç edebildiğine göre başkasına da ihtiyacı olmasa gerek...

Sosyal medya hakimiyeti, ekran odaklı yaşam sonucu anonimleşen keyif ve mutluluk anlayışlarımızın çığ gibi büyüttüğü gaflet garantili bir etki bu.

Bu yüzden herkesin kendi terapisti olmaya çalıştığı bir çağda mindfullness, farkındalık, iç görü diye diye ölüyor bilincimiz.

Problemi dönüşümsel değil değişimsel ele aldığımız sürece de ölmeye devam edecek gibi görünüyor.

Dönüşümsellik ise hayra ve şerre karşı eşit mesafede durabilmeyi gerektiriyor. Şer Problemi makalesinin* okuma/cevirme ve sohbetlerinde Asma ile sık karşılaştığımız bir hakikat olarak.

* http://pan-cck.blogspot.com.tr/2016/09/nursinin-ser-problemine-vahyi-yaklasm.html?m=1

10 Ocak 2017 Salı

HASET VE İLİŞKİSEL KÖKENİ


Haset duygusu aşırı engelleyici ebeveynin içselleştirilmesinden kaynaklanıyor ise neler yapılabilire dair terapötik ve tevhidi bakış açılarından bir kolaj:


Kendi yapamadığımız bir davranışı, işi ya da ilişki kurmayı bir başkasının kolayca yaptığını gördüğümüzde hissettiğimiz yıkıcı duyguların toplu adıdır haset.

“Bu haksızlık!” der; “Aynı şeyi yaptığımda ben neden aynı sonucu alamıyorum” der; “Benim yıllardır uğraştığım şeye böyle kolayca nasıl sahip oluyor” der…

Cevabı olmayan, olmadığını zannettiğimiz sorular arasında boğulduğumuzu hissederiz ve yaşama devam edebilmek için çoğumuz dikkatimizi daha yapıcı duygular uyandıran kişi ve olaylara yöneltiriz. Bu yöneltmeyi ne kadar hızlı yapabiliyorsak kendimizi o kadar sağlıklı addederiz. Üretkenliğimizi, yaşam sevincimizi koruyabiliriz.

Peki, zaman zaman yoklayan, bize boğulma korkusu yaşatan bu karanlık duygunun hakikati nedir? Özellikle dikkatimizi yönetemediğimiz zamanlarda, bu konu üzerinde düşünmekte fayda var.

Bir psikanalist*, yetişkinlikteki haset duygusunu, bebeklik ve çocukluğunu aşırı engelleyici annenin bakımında geçirmiş olmaya ve bu süreçte içselleştirmiş olduğu anne figürünü haset edilen kişiye yansıtmaya bağlamış. İçselleştirmeden kasıt, çocuğun, anne yanında olmadığı zamanlarda bile içindeki engelleyici sesi dinleyerek hareket edecek kadar annenin bu engelleyici tavrını benimsemiş olması.

Düşünelim; içinizde sürekli sizi siz yapacak davranışlara ket vuran bir anne figürü var. Öyle derine yerleşmiş ki biyolojik ebeveyninizle bağlantısı kaybolmuş artık. Kişiliğinizin bir parçası haline gelmiş bu “yapma, etme, ben senin yerine senden daha iyisini yaparım” diyen ses. Ve bu sesin ezberlenmiş çözümlerinden başka çözümlere aklınız, eliniz gitmez olmuş  zaman içinde. Size konulmuş engelleri, engelleyici rolünü bizzat üstlenerek içselleştirmişsiniz yani.

Ve bir gün karşınızda tam da sizin yapmak istediğiniz şeyi yapmakta olan birini buluyorsunuz. Çocukken tam ağzınıza götürmekte olduğunuz kaşığı tutup, sizin kas gücünüzü ve iradenizi sıfırlayarak o kaşığı ağza götürme eylemini tamamlamanıza izin vermeyen; üstelik bu hazzı size yardım etmek, sizi kendi yapabileceğinizden daha pratik bir şekilde beslemek adına sizden çalan anne karşısında duymuş olduğunuz boğucu çaresizlik tam orada yeryüzüne çıkacak bir yanardağ ağzı buluyor işte.

“Vay be helal olsun!” diyemiyorsunuz. Boğazınıza takılıyor. Çünkü muhatabını bulamamış öfkeniz kendine -tıpkı sizden daha iyi kaşık tutan anneniz gibi- işini mükemmel yapan birini  bulmuş nihayet. Yapmak üzere isteklendirildiğiniz işi sizin yapabildiğinizden çok daha iyi yapmakta olan biri. Daha iyi olmasa bile yapabiliyor olması yetiyor zaten çaresiz ve eylemsizliğe hapsedilmiş hissetmeniz için. O andan itibaren, o güne kadar hiçbir alıp veremediğiniz olmayan bu kişi sizin için, karşısında duygusal sağlığınızı koruyamadığınız bir tehdit haline gelebiliyor.

Baktığınızda suç teşkil edecek, öfkenizi hak edecek bir şey yapmadığı gibi aksine takdirlik davrandığını fark ettikçe kendi duygunuz için daha da kaygılanıyorsunuz. Kaygıdan kurtulmak için ya bu konuyu unutmaya, ya başka kazançlarla kendinizi avutmaya ya da en bahtsız ihtimalle karşınızdakini engellemeye yönelik arayışlara giriyorsunuz.

“Senin yerine bu işi ben yapabilirim; yapmalıyım” demek istediğiniz bir engelleyen anne figürünün nihayet ete kemiğe bürünerek dışsallaşmış bir görüntüsü var karşınızda. Fakat aynı zamanda iyi anneyi, yani ilişkideki sevgiyi kaybetmek de istemediğiniz için yıkıcılığı kabullenmek hiç kolay değil. Korku ve haset döngüsüne girmiş oluyorsunuz böylece.

Böyle bir durumda psikanalizin önerdiği genel çerçeve, haset edilen kişiye yansıtılmış olan engelleyici annenin, şimdi ve buradaki yaşantılar yoluyla, işbirliği yapılabilen, gerektiğinde engellenebilen, sevgisini aktif ve pasif olarak verebilen bir figür haline getirilmesi olur.

Öneremediği ve daha kökten çözüm ise; haset edilen kişinin yapıp etmekte olduklarının kendinden olmadığının farkında olduğu bir bilinç durumuna erişmesi ve bir daha -eşyanın baki olanla ilişkisini kuramadığı- gaflet alanına düşmemek için önlemler alarak yaşamaya devam etme çabasıdır. Bu önlemler bir analiz süreci kadar ihtimam da gerektirebilir fakat sonuçları, analizin yalnızca budadığı sarmaşığın kökünü kazıyıp yerine çiçek tohumları ekmek kadar farklı olacaktır. İstiğfar ve şükür bilincini daimi hale getiren, algısını Baki olana odaklama becerisini edinmiş bir kişi ile, bir duygunun dinamiğini değiştirme motivasyonundaki analizanın elde edecekleri sonuçlar kıyaslanamayacak kadar farklı iken her iki yol için harcanması beklenen çaba-her ikisini de kıyısından deneyimlemiş biri olarak- o kadar farklı değil diye düşünüyorum.

Hasedi yapıcı enerjiye döndürmede faydalı olacak bir diğer bakış açısı da “çalış senin de olur” tarzındaki genel yaklaşımdan uzaklaşıp “yardım et; zaten bizim” yaklaşımını arttırdığımızda ortaya çıkar. ** İlim nasıl müminin yitik malı ise yapılan tüm güzel işler de Rabbi dolayısıyla mümine aittir. (Nasılına dair kaçırılan noktalardan bir örnek vermek gerekirse: Başkasının sahip olduğu çok güzel bir eve bakarken duyduğumuz hayranlık ve eve bakıyor olmanın ufkumuzda oluşturduğu güzel düşünceler bize aittir ve ev sahibine değil bize verilmiş nimetlerdir aslında.)  Tasavvuf yazınında, haset veya kıskançlık bizi yardım etmeye, gözümüzü diktiğimiz güzelliğin parçası olmaya yöneltmesi gereken olumlu duygular olarak ele alınmış. “Haris”*** bir peygamberin istikamet üzere azmeden takipçileri olarak hırs ve hasedi birer nimet addeden bakışı hatırlasak aslında hiç o dikkat yöneltmelere, duygu bastırmalara falan gerek kalmayacak. 

İçsel nesnelerimize, yani öğrendikten sonra kişiliğimizin bir parçası haline gelmiş olan  tutum topluluklarımıza işaret eden ayet de bu konuyu aydınlatır:
 “Rahman'ın uyarısını görmezden gelmeyi tercih eden kimseye gelince, Biz onun içine öteki kişiliğini oluşturmak üzere (kalıcı) bir şeytani dürtü yerleştiririz.” (43:36)
Rahman ismi Rabb’in var ediciliğini anlatır. Haset vb. yıkıcı duyguların altındaki, verilen ya da verilmeyen güzelliklerin hesabını tutan akıl, O’nun ‘sonsuz rahmet ve nimetini dilediğine istediği kadar verme’ özelliğini yok saymış olmaz mı?

*Didier Anzieu, Deri-ben (kitabın içinde geçen analistin adını bulamadım maalesef. Yalnız fikir kalmış aklımda. Bilen, eklemek isteyen olursa çok sevinirim)
** Bu yazı henüz bitmişken Ekrem Hoca’nın talep vadisi başlıklı konuşmasından tamamlayıcı bilgiler geldi.Linkte neleri talep ederken hırslı olmanın dinen övüldüğüne dair bilgiler mevcut: https://www.youtube.com/watch?v=WWG7R66MixQ
***Linkte bahsedilmekte olan Allah’ın Hz. Muhammed’e hitabına atfen.
(43:36) http://www.kuranmeali.org/43/zuhruf_suresi/36.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx

5 Aralık 2016 Pazartesi

Bir Algı Problemi Olarak Şer I


Negatif duygular aynanın üzerindeki lekeyi görmekten kaynaklanır. Aynanın o tarafına bakmamak değil lekeyi silmeye çalışmak akıllıca.
Esma-i İlahi'deki mükemmelliğe aykırı olan, eksik gördüğümüz her şeyi değiştirmek isteriz: adaletsizlik, hastalık, zulüm... Değiştirme isteği zaten o mükemmelliğin bir parçası olmamız için bize verilmiştir.
Rahatsız olduğumuz o duygular bizi, tamamlamak için gayret göstermeye, "Merhamet eden" "Adil olan" "Şifa veren" gibi ilahi isimlere hizmet etmeye yönelten öğretmenlerdir.

İlk linkte hoşlanmadığımız acı veren duyguların öğreticiliği nasıldır'a dair bir kısa psikoeğitim filmi, ikincide ise bu konuları gündemime taşıyan Salı günleri devam etmekte olan makale çevirimizin tamamlanmış kısmı var:

https://www.youtube.com/watch?v=AUv7XZtBW64&feature=youtu.be

http://pan-cck.blogspot.com.tr/2016/09/nursinin-ser-problemine-vahyi-yaklasm.html

22 Kasım 2016 Salı

Beklenen …

Mürşidin görevi yola çıkarmaktır. Yolda eşlik etmek değil. Birileri yanımda yürüyor mu diye sürekli etrafına bakıp durma inançsızlığı ataletin tam nedeni olabilir.

“İhtiyacın olan şeyi sen neden yapmıyorsun?” diyerek hem beni utandırmış hem de bir sürü bereketli işle sonuçlanacak online sohbetlere yönlendirmişti bir büyüğüm. O zamandan beri duraksadıkça, daha fazla destek arayışıyla tembelliğe ve devamında depresyona doğru yöneldikçe kendime hatırlatıp dirildiğim bir gerçek bu: ben neden yapmıyorum?

En çok ihtiyaç duyduğum şey neyse o ihtiyacı en iyi karşılayacak potansiyel de bendedir. Arzu, yaratıcılığımızı harekete geçirmek için bize verilmiş bir nimettir. Sonuca ulaşmasından bağımsız olarak sadece arzulamak ve arzuladığımız şey için çaba gösterebilmek bir nimettir. Sonucun en hayırlı şekilde yaratılacağı konusunda güvendiğim bir Allah varsa gayretten yana tereddüt içinde kalmak neden?

Sanırım tembellik en çok, bu gayreti kendi içimizde bulmamız gereken zamanda durup, bizimle birlikte gayret gösterecek hatta mümkünse üzerimizden yükün yüklü bir kısmını alacak kurtarıcılar, mürşidler, yol arkadaşları bekliyor olmamızdan besleniyor.

Fakat bu mantığın sonu herkesin birini beklediği bir dünyadan başka ne getirebilir? Neden beklediğimiz yoldaş, işaret, ayet olarak bize verilen Rahmani isteklerimizi kabul etmeyi denemiyoruz?

*Rahmani istekten kastım Kuran ve Sünnete aykırı düşmeyen kalbi yönelimler.

5 Kasım 2016 Cumartesi

HİDAYET VE İLİŞKİSELLİK

İlişkiselliği anlamak, parça-bütün ilişkisi içinde kendi yerini fark etmek demek. Gaflet halinin yarattığı kopukluk, bağlantısızlık, bencillikten uzaklaşıp yaratılmış her şeyle ve Yaratıcı ile bağını idrak etmek demek..


Hidayeti varlığın özüne yönelmiş hali olarak tanımlarsak gaflet bu yönelişi durduran, tersine çeviren, varlıkla özü arasındaki bağlantıyı koparan her türlü haldir. Tevhidi bakışı kaybetmektir; nasıl bir bütünün parçası olduğunu unutmaktır. Kendini unutmaktır esasen. Kişi ancak kendi nefsine zulmeder uyarıları* da hep bununla ilgili değil midir?

İlişkisellik ise benim için de yeni yeni genişleyen, terapötik bir kavram. İnsan yaşam enerjisini 4 alana harcar imiş:

BİREYSELLİK               İŞLEVSELLİK                 STATÜSELLİK                   İLİŞKİSELLİK

İş arkadaşlığını ele alalım: var olma sebebi itibariyle işlevsellik ön plandadır. Mevkidaşlık belirleyici olmuş ise statüsellik ön plana çıkar. Aktarımlar, ortak olmayan bireysel ihtiyaçlar arkadaşlığı başlatmışsa bu da çoğu zaman ilişkisellikle karıştırılsa da bireyselliğin ön planda olduğu bir ilişkidir. İlişkiselliğin temel motivasyonu ise karşılıklılık ve kapsayıcılıktır. Yani ilişkide hem statüsel hem işlevsel hem de bireysel boyutlar varolmaya devam edecek fakat en değerli boyut ilişkisellik olacak.

        Kimle neyle ilişki? İlişki denen şey neden bu kadar önemli olsun ki?

İşte burada hidayet kavramıyla bütünleşiyor ilişkisellik. Bütünleşmezse, yüzeyselleşerek anlamını yitiriyor ve etraf sözde ilişkiler yumağının içinde yapayalnız hisseden insanlarla doluyor.

“ …Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (zatı) oradadır…” Bakara-17

Ayetin doğrultusunda, ilişkilerin istisnasız Yaratıcı’yla kurulduğunun idrakindeyseniz zaten istikamettesiniz yani hidayet nasip edilenlerdensiniz demektir. O bağın koptuğu anlar ise gaflet anları oluyor tam olarak.  Tarifi çok kolay değil bu anların. Denemek mümkün en azından: Gaflet anları, tevhidi bütünlükle kendimiz arasındaki sınırların kalınlaştığı anlardır da denebilir. Yani, ‘ben, benim çıkarlarım, elde ettiklerim, sahip olduklarım/olacaklarım var; bir de evrenin geri kalanı’ tarzında bir haldeysek zaten bunun gaflet olduğunu, hissettirdiği kaygıdan, aşırı kontrol arzusundan anlayabiliriz.

Peki ilişkisel olmayı nasıl öğreniyoruz? Tabi ki yaşamımızın ilk anlarından itibaren.. hayatta bize ilk öğretilen şey bu aslında. Tek başına, ben olarak yaşayamayacağımız, bütünden koptuğumuz anda öleceğimiz o kadar net ki… yaşama tutunmamızın tek bir yolu var: bir başka canlının sıcaklığına, şefkatine ve besleyiciliğine sığınmak. Onu kabul etmek, tüm dikkatimizi ona vermek ve hatta öyle ki kendimizi ondan ibaret, onu bedenimizin bir parçasıymış gibi algılamak. Anneyle/bakım verenle bu “bir olma” halini her bebek deneyimler ve tüm yakın ilişkileri için model alır.

Böyle bakınca; yaşamın ilk dersi ilişki kurmak. Mutlak güven içinde, farklılıkları hatırlatıp duran bilinçten uzak , karşımızdaki insanla aramızda varolan, Yaratıcıdan geçen bağı görmek. Farkına varmadan hareket edildiğinde yaşamı engeller yumağına çeviren; fark edildiğinde ise müthiş bir değerlilik ve sorumluluk hissi veren o bağı.

Yaratıcı ile ilişkide kalabilmek, tüm ilişkilerin içinde bu bağı kaybetmemek  hidayetle eş anlamlı.

*’Şüphe yok ki, Allah Teâlâ insanlara hiçbir şey ile zulmetmez. Velâkin insanlar kendi nefislerine zulmederler.’ (Yunus Suresi, 44) http://www.kuranmeali.org/10/yunus_suresi/44.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx